menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Darwinizm’in süperstarı

34 0
08.08.2026

Bir azınlık ferdi olarak kendimi herhangi bir şeyin merkezine oturtma hakkım yokmuş tedirginliğiyle yetiştirilmiş olsam da, İstanbul’daki hayatlarımız boyunca bizi ailece takip edecek, anamnezimizin kaydını muntazaman muhafaza etmesi beklenen, gerektiğinde koşulsuz itimat hissiyle kendimizi teslim edeceğimiz hastanelerin tek tek kapanmasına teessüf etmeden duramıyorum.  

Yıllar önce Makedon dedemin bir süre yatmış olduğu, sonradan Türkiye Hastanesine dönüşen Darülaceze Caddesindeki Bulgar Evlogi Georgiev Hastanesi, annemin ve ağabeyimin doğmuş olduğu Sıraselviler’deki Alman Hastanesi, doğumum sırasında kordon dolanması yüzünden hem annemin hem de benim hayati tehlike attlattığımız Defterdar Yokuşundaki İtalyan Hastanesi, hayatımızda muhakkak ki mühim yer tutmuş, İstanbul’un ananevi sağlık kurumlarındandı.

Ayrıca Elmadağ’daki Fransız Pasteur Hastanesi, Galata’daki Sankt Georg Avusturya Hastanesi ve hazin zincirin son halkası Balat’taki Or-Ahayim Yahudi Hastanesi de Osmanlı İmparatorluğu yadigârı, “hoşgörü” ideolojisine dayandırılan mozaiğin son kalelerindendi. Halen hizmet vermeye devam eden Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi ve Surp Pırgiç Ermeni Hastanelerine uzun ve sağlıklı ömürler dileme hakkını bir şekilde kendimde görüp meseleye dönüyorum.

Çocukken en yakın arkadaşıma özenerek geçirdiğim bademcik ameliyatı başta olmak üzere Avusturya Hastanesi şehirdeki merkezî pozisyonu, pratik ve hızlı hizmet kapasitesiyle, aslına bakılırsa son yıllarda, en azından ufak müdahaleler için ideal medikal adresim olmuştu. Burgaz Adası’nda sayfiyeleri olan Avusturyalı rahibe ve rahiplere nesillerdir yakın olmamız muhakkak ki buna nostaljik bir öge katıyordu.

Lakin yıllar önce refakatçiye ihtiyaç duymadan orada yaptırdığım endoskopinin ardından doktor ve ekibi beni zamansızca saldığından kendimi birkaç kere bekleme salonlarındaki muhtelif koltuklara sere serpe uzanmış uyuklarken bulmuştum. Sportif özelliklerim ve daima şuuru yüksek görünme alışkanlığımdan kaynaklandığını düşündüğüm, sorumsuzca bana bahşedilen hürriyet, ortalıkta gardı düşmüş şekilde teşhir olmaktan hoşlanmadığım için sonradan asabımı bozmuş, başıma gelebilecekler hususunda da beni biraz endişelendirmişti.  

Oysa hayatımda kendime üç kere adeta gönüllü sürgün cezası verip sığındığım, sonradan da hüsranla memlekete avdet etmek üzere terk ettiğim İtalya’da başıma gelen “tıbbi sürpriz” bende çok daha derin izler bırakacaktı.

Gayet çetrefilli bürokratik komplikasyonları aşarak yardımsever idari personel sayesinde dahil olabildiğim sağlık sisteminde tekrar endoskopi yaptırmaya girişmiş, sabah sabah Trieste’ye hâkim tepelerin birindeki beton canavarlardan Cattinara Hastanesine varmıştım. Nispeten dar bir odada çoğunluğu genç erkeklerden müteşekkil medikal ekip beni coğrafyanın ruhuna uygun olarak soğukça karşılamış ve mekânın ortasındaki tabureye kabaca oturtmuştu. Uyku mahmuru olarak ben de zaten çok konuşacak hâlde değildim; lakin daha önce İstanbul’daki Avusturya Hastanesinde olduğu gibi anesteziyle uyuşturulmayı beklerken birdenbire etrafım sarıldı ve endoskop kaşla göz arasında ağzımdan içeri salınıverdi. Dinamik o kadar hızlı gelişti ki sesimi çıkarmaya vaktim olmadı; ayrıca ses çıkarmaya giriştiğim takdirde çok daha büyük komplikasyonlara yol açacağını bildiğimden sadece bedenime verilecek zararın asgari olması için, ömrüm boyunca beslediğim şarkıcılık hülyasının tecrübesiyle bilhassa ses tellerimi ve “hortum”un hızla geçtiği özofagusu içgüdüsel olarak korumaya giriştim.

İşlem bitene kadar tatsız duruma ses çıkarmadan ve neredeyse kıpırdamadan tahammül etmiş, lakin akabinde içime, o anda tam olarak yorumlayamadığım bir yılgınlık çökmüştü. Faka bastırılma duygusunu çoktan aşmış, hatta hatırladığım kadarıyla ekibe herhangi bir eleştiride bile bulunamamıştım. Odayı sessizce terk etmiş, bütün gün boyunca başıma neyin geldiğini anlamlandırmaya çalışırken sanki bir uyurgezer hâline gelmiştim. Bilgi ve isteğim dışında gerçekleşmiş, ayrıca şan kariyerim için gayet riskli bulduğum bu ani oral penetrasyon beni sarsmış, adeta bir paçavraya döndürmüştü…

Tıp dünyası sorgulanamaz!

Tabii ki hayvanların insanlar tarafından kobay olarak kullanıldıkları dinamiklerin çok daha sert, hatta acımasız olduklarını, hassasiyet gösterip yüksek insanlık mertebesinden ödün vererek empatiyle izlediğimiz belgesellerden bilebiliyoruz!

Duyarlı (Sentient) adlı araştırmacı/gazetecilik şahikası filmde çırpınan makakların üzerinde denenen ilaçların kalın ve uzun bir hortumla, Trieste’deki endoskopide bana aslında gösterilmiş nezaketten çok uzak bir şiddetle ağızlarından sokuluşuna bakmaya bile tahammül edemeyebilirsiniz!

Ama unutmayın, her şey insanlık için!

Çocuk felci aşısı en başta olmak üzere birçok ilacı elde edebilmek için binlerce hayvanın feda edildiğini kabul........

© Bianet