menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mahkememizde tokmak bulunmamaktadır

16 0
17.01.2026

İnsan, kendi zihninin ürünü olan şeylere hapsolabilen değişik bir canlı türü. Masallara, hikâyelere, fikirlere inanmak hatta iman etmek gibi bir huyumuz var. Gerçi ben bu özelliğimizi severim. Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler berber iken diye başlayan masalda olmaz denen her şey olur, biz de inanırız.

Olmaz denenlerin olduğu, olabildiği hikâyeleri okuruz, izleriz, dinleriz; kimse kaşını kaldırıp “Olur mu öyle şey?” demez. Niye desin ki? Adı üstünde, hikâye; burada olaylar böyle gelişiyor. Tümüyle kurgu, bir insan evladının zihninin ürünü. Ama işler öyle mi? Artık diziler birer dijital meydan savaşı meselesi. Devletin bir kurumu var adı RTÜK, işi kurgu kovalamak. Koskoca kurum diziler hakkında basın açıklamaları yapıyor, cezalar kesiyor. Efendim bir kurgu karakterin yapıp ettiklerinden halkımızın bir kısmı inciniyor, halkımızın bir başka bölümü aşırı şehvetli sahnelerden hicap duyuyor, bu böyle devam ediyor.

Memleketimizde, gerçekte olana haddinden fazla alışmakla, tümüyle kurgu olana şaşırmak hatta öfkelenmek arasında salınan değişik bir ruh hali olduğu da malum. Gerçek haksızlıklar karşısında hakkımızı aramak isterken kafamızın içindeki geveze “Uğraşsan ne olacak? Yapacak bir şey yok” deyip duruyor. Ama cuma selamlığına dönen CİMER’e ihbarlar, şikâyetler de yağıyor. Diziye kızanlar RTÜK’ü ve aklına gelen her kurumu etiketleyip kampanya başlatıyor. Sosyal medyada bir etiket üst sıralara çıkmaya başlayınca “3600 ek gösterge”, “SMA’lı bebeğe yardım”, “kader mahkûmlarına af”, “uzun yaşamın sırrı”, “tatil planınızı kıştan yapın” diye etiketini kapan geliyor. Bir kavga çıkıyor, ama meselenin aslı neydi, ara ki bulasın.

Hep kavga edilmiyor tabii. Dizi izleyicisi artık birer nefer gibi çalışıyor. Dizisinin reytinglerini takip ediyor, kamera açısına, ışığa, çekime, kadraja, devamlılığa varana kadar yorum yapıyor. Dizilerin hesaplarını idare edenlerle ahbap olup “admin foto at” yazıyor. Admin cevap veriyor: Admin geldi! Siz istersiniz biz yaparız. Dizinin sonuna doğru bu defa admin kalemi eline alıyor, “fragman geliyor ayrılmayın” diyor, ortalık bir daha coşuyor. Hele loy loy eğlence devam ediyor. Ama dizinin reytingi düşmeye görsün, aynı saatte yayınlanan dizileri izleyenlerle kavgaya tutuşuyorlar. Olmadı senariste dalıyorlar, oradan yönetmene, kanal yönetimine ayar veriyorlar.

Kurgu bu, hikâye anlatıyorlar deyip geçemiyor hiç kimse. Öyle ateşli izliyorlar ki “kocamızdan ilk kiss’imizi aldık” yazıyor mesela. Şimdi sen onun “kocasına” yan gözle bir bak bakalım başına ne işler gelir! Bununla kalmıyor tabii. Memleketimizde herkes her konuda uzmanlaşmak zorunda olduğu için dizideki tıbbi müdahalelere de müdahale ediyorlar mesela. Sosyal medyaya bir bakıyorsun etiketler havada uçuşuyor. Millet çılgına dönmüş, ne kadar kurum, dernek, bakanlık varsa etiketlenmiş “öyle kalp masajı olmaz” diye parmağa kuvvet yazıyor da yazıyor. Ayol çekirdeğini çitle, çayını kahveni iç izle şu diziyi işte. Yok, olmaz, olabilemez.

Ama muhterem izleyiciler niyeyse adliyede geçen sahnelerin ayrıntılarıyla pek ilgilenmiyor. Gözaltına alınan karakterimiz sulh cezaya sevk ediliyor. Oy anam! O nasıl sulh ceza? Bildiğin ağır ceza heyeti var kürsüde. Savcı mütalaa veriyor, başkan bir sağa bir sola selam veriyor. Gereği düşünüldü! Bütün salon ayakta. Sanığın tutuklanmasına deyip tokmağı masaya vuruyor. Bizim ateşli izleyicilerden tık yok. Eh onu da ben yazayım bari. Bizim mahkemelerde tokmak bulunmamaktadır efendim. Rica ederim kurgu hakim karakterlere tokmak sallatmayınız.

(ÖE/AB)

Oryantalizm, Doğu’yu yanlış tanımaktan çok, onu tanımlama yetkisini Batı’nın tekeline alma pratiğidir. Bilgi ile iktidarın aynı cümlede buluştuğu o yerden konuşur. Doğu’yu geri, irrasyonel, duygusal, eksik ve "henüz olmamış" olarak kurar; Batı’yı ise tamamlanmış, akılcı ve yol gösterici. Böylece eşitsizlik doğal, müdahale gerekli, tahakküm ise neredeyse ahlaki bir görev gibi sunulur.

Ancak bu bakış yalnızca Batı’nın Doğu’ya uzaktan tuttuğu bir mercek değildir. Bazı toplumlarda bu mercek içeri taşınır, yerlileşir, içselleşir. Aynı ülkenin sınırları içinde, aynı tarihsel yükü taşıyan insanlar arasında yeniden üretilir. Oryantalizm, böylece bir dış bakış olmaktan çıkar; bir toplumun kendi içindeki hiyerarşileri meşrulaştıran bir zihniyet rejimine dönüşür. İşte bu noktada içsel oryantalizmden söz ederiz.

Türkiye’de Kürtlere yöneltilen bakış tam olarak bu içsel oryantalizmin ürünüdür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte laikleşme, merkezileşme, aydınlanma ve medenileşme ekseninde kurulan siyasal tahayyül, Kürtleri eşit bir kurucu özne olarak değil; modernleştirilecek, ehlileştirilecek, dönüştürülecek bir topluluk olarak konumlandırdı. Doğu, yalnızca coğrafi bir yön değil; geri kalmışlığın, gecikmişliğin ve "sorun"un adı haline geldi.

Zamanla bu bakış devletin tekelinden çıktı, topluma yayıldı. Açık inkârın yerini daha "kibar" kelimeler aldı: geri kalmışlık, hazır olmama, zamansızlık. Kürt meselesi bir eşitlik ve hak meselesi olmaktan çıkarılıp bir gelişmişlik sorunu, bir pedagojik eksiklik gibi sunuldu. Merkez konuştu, çevre dinledi. Merkez tanımladı, çevre bekledi.

Bu zihinsel kurgu, yalnızca anayasa metinlerinde, güvenlik raporlarında ya da resmî söylemde dolaşmadı. Daha derin, daha kalıcı bir hatta ilerledi: kültürel ve sanatsal üretimin içine sızdı. Çünkü iktidar en çok, kendini estetik biçimlere gizlediğinde görünmez olur.

Türkiye’de edebiyat, sinema, dizi ve tiyatro alanlarında Kürtlere ve Kürdistan’a yöneltilen bakış, içsel oryantalizmin en rafine........

© Bianet