menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Astrologlardan hususi bir rica

4 1
31.01.2026

Venezuela’nın Mars’ın ve Jüpiter’in dik açılarına denk gelmesi nedeniyle devlet başkanının kaçırılmasının astrologlarca çok önceden öngörüldüğünü öğrenmiştik. Bu sayede bizler de uluslararası hukukta çokça tartışılan egemenlik meselesinin kaynağını anlamış olduk. Bu öngörünün kuvvetinin etkisiyle ben de bu alana dair araştırma yaptım. Astroloji öyle dallanıp budaklanmış ki finansman astrolojisi, değerli maden astrolojisi, iklim astrolojisi diye alt dallara ayrılıyor. Bizim günlük burç yorumları dünyanın dertleri arasında kaynayıp gitmiş.

Fark ettiyseniz astrologlar, ellerinde temizlik sopası sapıyla coğrafya haritası yorumlayıcılarının cazibesini de biraz söndürdü. Gerçi her iki grubun ortak noktası yorumlarında insan unsuruna pek yer vermiyor olmaları. O nedenle “Mars’ın dikine gelirsem bana neler olur acaba?” sorusunun yanıtını alabilmek için “kişiye özel yorumlar için tıklayınız, ödeme yapınız” sekmesine bir uğramak gerekiyor sanırım.

Eh para yok, dünya karışık, geveze canavarlar çağına denk geldik, kendimizden geçtik gezegene bakıyoruz tabii. Temizlik sopasının ucuna bakarak “Jüpiter’in tersine gelmesek inşallah” diye heyecan içinde izliyoruz yorumlayıcıları.

Yorumları izlerken aklıma bir soru takıldı. Kişilerin olduğu gibi ülkelerin de haritaları var. Bu haritalara bakarak şimdiki durum ve gelmekte olan yorumlanıyor. Astrologların yorumlarından anladığım kadarıyla Türkiye’nin haritasına bakarken kerteriz aldıkları tarih 29 Ekim 1923. Buna göre Türkiye akrep burcunda. Haritaları buna göre okunuyor.

Peki Türkiye’nin “doğumu” veya “kuruluşu” olarak bu tarihin alınması acaba astrologların yorumlarında bir sapmaya neden oluyor mu? Derdimi açıklayayım ki durum netleşsin. Doğru soruyu sormak için gerekli araştırmayı da yaptım, arz ederim.

Malum “cumhuriyet ilan edildi” diyerek anlatageldiğimiz aslında anayasa değişikliğine ilişkin kanunun Meclis tarafından kabul edilmesi. Kanunun adı tutanağa göre şöyle: “Teşkilat-ı esasiye kanununun bazı mevaddının tavzihan tadiline dair kanun”. Bugünkü söyleyişe çevirirsek anayasanın kimi hükümlerinin açıklığa kavuşturularak değiştirilmesi. Metne bakınca ortada doğum veya kuruluş yok, doğmuş çocuğa isim konulmuş sanki değil mi? Ortada doğum yoksa harita meselesi de karıştı bence.

Peki bu değişikliğin yapıldığı asıl metin yani anayasa “doğum” sayılacaksa onun kabul tarihi 20 Ocak 1921. Bu durumda Türkiye oğlak burcunda. Haritası da ona göre okunacak. Bununla bitiyor mu? Bence bitmez. Çünkü bütün bu metinleri kabul eden yani doğuran Meclis’in kuruluşu esas alınırsa 23 Nisan 1920’ye göre inceleme yapmak gerekir. Bu durumda Türkiye boğa burcunda olup tüm haritaların buna göre okunması gerekir.

Rahmetli Bülent Tanör hocamıza bakarsak işler iyice karışabilir. Çünkü Bülent Hoca’ya göre 23 Nisan’da bir Meclis mi kuruldu, yoksa İstanbul’daki Meclis basılıp kapatıldığından toplantı yeri Ankara’ya mı alındı konusu biraz tartışmalı. Astroloji hukuka benzemez, netlik ister dersek belki de Lozan Anlaşması’nı esas almak gerekebilir. Bu durumda 24 Temmuz 1923’e göre haritaları okumak zorunlu olur ve eğer öyleyse Türkiye’nin burcu da aslan olur.

Gördüğünüz gibi kafam son derece karışık. Bir netlik olsun istiyorum; geleceğe bakarken ne olur ne olmaz bilmek istiyorum. Eli sopalı yorumlayıcılardan aradığımı bulamadım. Coğrafya haritalarına bakıp insanı görmediklerinden yorumlarının biraz kısa kaldığını fark ettim nihayet. Sopanın ucuna bakıyorum, hangi dağ hangi nehir kime ne olmuş anlayamıyorum. Çareyi öngörüleriyle gözümüzü kamaştıran astrologlarda arıyorum. Ama saydığım sorularıma açık, net, anlaşılır bir yanıt vermelerini rica ediyorum. Üstelik bu, ülkemizin burcunun netleşmesini de sağlayacak. Akrep miyiz, oğlak mıyız, aslan mıyız? Neyiz biz? Kaderimiz, haritamız hangi gezegenin, hangi yıldızın hakimiyetinde bilmek hakkımız! Durumun acilen netleştirilmesini talep ediyorum. Arz ederim.

(ÖE/NÖ)

Bab: Yeniden küçük düşürülmek mi istiyorsun?

“Gene mi hakkında soruşturma açılmasını istiyorsun? Yeniden küçük düşürülmek mi istiyorsun? Böyle arkaik meselelerle mi uğraşıyorsun? Gündelik hayat hakkında bir şeyler yaz, Aram Haçaturyan.”

Bu sözleri söyleyen kişi, SSCB Besteciler Birliği Genel Sekreteri Tikhon Nikolayeviç Hrennikov’du. 1948 yılında, Sovyet müzik tarihinde kırılma anlarından biri yaşandı. Dmitri Şostakoviç, Sergey Prokofyev ve Aram Haçaturyan başta olmak üzere dönemin önde gelen bestecileri, “formalist”, “Batıcı” ve “halktan kopuk” olmakla suçlandılar. Sanatın ne olması gerektiğinin estetik ölçütlerle değil, devlet gücüyle belirlendiği bu süreç, literatürde “Jdanov kararları” olarak anılır.

Bu kampanya, ideolojik çerçevesi Andrey Jdanov tarafından çizilen, Stalinist kültür siyasetinin “sosyalist gerçekçilik” olarak tanımlanan hattının doğrudan bir devamı niteliğindeydi. Toplantıya Stalin katılmamış olsa da, nihai otorite Stalin’di; sürecin sonunda suçlanan besteciler, Stalin’e hitaben öz-eleştiri mektupları kaleme almak zorunda bırakıldılar. Bu metinler, estetik bir tartışmanın değil, siyasal bir itaat mekanizmasının ürünleriydi.

Bu bağlamda Hrennikov, yalnızca bir bürokrat değil, 1948 tasfiyesinin müzik alanındaki fiilî uygulayıcısı olarak işlev gördü. Bestecileri disipline eden, projeleri durduran, eserlerin sahnelenmesini engelleyen ve “sakıncalı” görülen temaları açık bir tehdit diliyle bastıran kişi oydu. Haçaturyan’a yönelttiği bu sözler, bireysel bir çıkış değil; formalist suçlamaların gündelik hayatta nasıl bir baskı rejimine dönüştüğünün tipik bir örneğidir.

Bu baskı rejimi, yalnızca kurumsal ve idari müdahalelerle sınırlı kalmamış; aynı zamanda hangi müzikal dillerin meşru, hangilerinin “sakıncalı” sayılacağına ilişkin estetik sınırların da yeniden çizilmesine yol açmıştır. Atonalite, genişletilmiş tonalite ve çözülmeden bırakılan disonans kavramları, bu tartışmanın merkezindedir. Bunlar Sovyet estetik tartışmalarında formalizmle birlikte anılır. Tonalite, müziğin bir merkezinin bulunması anlamına gelir. Dinleyici, parçanın nereye ait olduğunu ve sonunda nereye döneceğini bilebilir; müzikte gerilimler oluşur, ancak bunlar çözülerek bir dengeye ulaşır. Klasik müzik geleneğinde disonans bu nedenle yasak değildir: gerginlik yaratır, fakat geçicidir ve sonunda bir rahatlama duygusuyla sonuçlanır.

Tarihsel olarak baktığımızda ise, müziğin dinamiklerinin daha iyi görebiliriz. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde tonalite bütünüyle terk edilmez, ancak genişletilir. Genişletilmiş tonalitede müzik hâlâ bir merkeze sahiptir; buna karşın bu merkeze dönüş gecikir, disonanslar artar ve tonlar arasında daha uzun ve karmaşık yollar izlenir. Dinleyici zorlanır, ancak yönünü tamamen kaybetmez. Beethoven’ın geç dönem eserleri bu eşikte durur: gerilim büyür, müzikal yapı karmaşıklaşır ve icranın bilinçli biçimde örgütlenmesi gereği artar; orkestra şefinin ortaya çıkışı da bu sürecin bir sonucu olarak düşünülebilir.

20. yüzyılın başında Schönberg gibi besteciler, disonansı artık çözümlenmesi gereken geçici bir unsur olarak değil, başlı başına bir ifade aracı olarak kullanmaya başlar. Disonanslar bilerek çözülmeden bırakılır; müzik dinleyiciye bir rahatlama sunmaz. Bu noktada tonal merkez zayıflar, hatta bütünüyle ortadan kalkar. Atonalite olarak adlandırılan bu yaklaşımda müziğin bir “evi” yoktur; tüm sesler eşitlenir ve yön duygusu bilinçli olarak reddedilir. Bir Schönberg hayranı olan Adorno’nun örnek müzik anlayışı da bu çerçevede şekillenir. Adorno, müziği salt sistemsel ölçütlerle okumasının sonucu olarak, jazz’ı müzik endüstrisinin ve tek tipleşmenin en uç örneği olarak tanımlar; ancak jazz’ın kölelerin yaşama tutunma ve isyan deneyimlerini saklayan bir müzik biçimi olduğunu gözden kaçırır.

Tek ülkede sosyalizmi savunan Stalin, ülke içindeki sorunları, üretimin yetersizliğini, Batı’nın müdahalelerine ve sabotajlarına bağlayarak kendi rejiminin propagandasını sağlamaya çalışmıştı. Müzik alanındaki suçlamalar da aynı mantığı izliyordu. Bununla birlikte 1948 yılı, rejimin kültürel müdahalelerinin görece yumuşadığı bir döneme denk geliyordu; bu nedenle sanatçılar Osip Mandelstam, İsaak Babel ve Zabel Yaseyan gibi isimlere kıyasla daha ağır cezalardan kurtulmuşlardı.

Haçaturyan ile birlikte bu suçlamalara maruz kalanlar arasında Şostakoviç ve Prokofyev de vardı. Dmitri Şostakoviç, 1948’de yürütülen formalizm kampanyasının en görünür ve simgesel hedeflerinden biri olarak, müziğinin “halktan uzak”, “karamsar” ve “Batı etkilerine açık” olduğu........

© Bianet