menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İktidarın başarısı için ‘katkı sunan muhalefet’

15 0
yesterday

Bir işi istenilen şekilde bitirmek, “başarmak” olarak adlandırılıyor. “Başarı”, başarmak eylemi ya da başarılan iş olarak, başaran da “başarılı” olarak adlandırılıyor. Yaygın olarak kulaklarımızda olan Arapçadaki eş anlamları da aynı sırayla; “muvaffak olmak”, “muvaffakıyet” ve “muvaffakıyetli” olduğunu hemen hepimiz biliyoruz. Başlıkta yer alan “katkı sunan”, “yardım eden” anlamını taşıyor.

Kapitalizmin merkezlerinde “tarihin sonunu”n tanımlanmaya cüret edildiği yıllarda eş zamanlı olarak kendisine “zararlı” olan hatta “yararlı” olmayan her şeyden kurtulma çabası “yeni” insanı “üretme” hedefini de gündeme getirmişti. Tüm insanlara refah ve mutluluk getirebileceği iddiası, başka bir ifadeyle ‘sınıfsız, sömürüsüz bir kapitalizmin’ yaşanabileceği vaadi, o günlerde hafızalarda henüz canlı olan sosyalizm deneyimlerine alternatif olarak yaygınlaştırılmaya çalışılmıştı. O zamandan beri, hemen hemen hiçbir şeyde “nedensellik”(ği) sorgulaması istenmeyen, yaşananlar dışında başka bir alternatif(ler) olabileceğini aklına dahi getirmesine-düşünmesine adeta müsaade edilmeyen kuşakların varlığı için büyük çaba harcanıyor. Söz konusu çaba ya da ideolojik bombardıman, kısa sayılamayacak bir süre için etkili de oldu. Fakat, bugünün dünyasına ve Türkiyesi’ne baktığımızda sermaye sınıfı açısından tam bir başarıdan söz edebilmek elbette mümkün değil. Sistemin başardıklarını ve başaramadıklarını tersinden sınıfın ve beraberinde yaşayabilmek için çalışmak zorunda olanların da başaramadıkları ve başardıkları olarak tanımlayabilmek mümkün. Ancak, birinci çeyreği bugün bitecek olan 21. yüzyılda kapitalizmin başarısızlıklarını, “yaşamın krizini” ve son olarak COVID-19 gibi yarattığı felaketleri varlığı için kazanıma dönüştürmedeki maharetinin henüz ‘eline su dökülemeyecek’ düzeyde olduğunu da teslim etmemiz gerekir.

Geleceğin daha iyi planlanabilmesi için yaşananların muhasebesini yapma geleneği henüz tamamıyla unutulmadı. Bununla birlikte, uzunca bir süredir ilk ve orta eğitim-öğretim programında yer verilmediğini, AKP’nin üniversitelerinde de dikkate alınmadığını, yok sayıldığını izliyoruz. Bu yazı, ilk bakışta yılın muhasebesinin yapıldığını çağrıştıracak olsa da o pencereden bakıldığında oldukça eksikli olduğu görülecektir. Bu haftaki yazımın amacı, özellikle muhalefetteki siyaset kurumlarının “körleştiği”ni ve bu nedenle iktidarı yeni bir başarıya taşıyabileceğini düşündüğüm bu duruma olgular üzerinden özel olarak dikkat çekebilmek. Bunu da özellikle, birçoğu yılın son bir-iki ayında gündeme gelen konuları ele alarak yapmak istiyorum.

AKP hükümetleri en azından son iki dönemdir, ülkenin en zengin yüzde 10’u dışındakiler için refah sağlayamıyor. Öyle ki sayıları en fazla 8 milyon 600 bin kişi olan bu grupta olanların yıllık kişi başına ortalama geliri 121 bin 619 euro. Buna karşın, sayıları 43 milyondan fazla insanın yıllık ortalama geliri yalnızca 3 bin 482 euro. Oysa, gayri safi milli gelir (GSMG) Türkiye’de eşit olarak paylaşılabilseydi kişi başına 22 bin 830 euro düşecekti. Türkiye’de bu gruplamaya göre zenginler “en alttakilerden” 35 kat daha fazla gelire sahip. En alttakiler, 2025 yılında ortalama gelirin ya da kişi başına düşen GSMG’nin yalnızca yüzde 15’i oranında bir gelire sahip oldu. Buna karşın, Türkiye’de zenginlerin her biri, ortalama gelirin-kişi başına düşen GSMG’nin 5 katından daha fazla gelirin sahibi oldu.

Uluslararası Para Fonu’nun takdirini kazanan iktidarın ‘yeni’ ekonomi heyetinin hazırladığı Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında 2026 yılı bütçesinde de zenginler, patronlar vergiden neredeyse muaf tutuldu. Bütçe geliri olarak hedeflenen toplam 15 trilyon 632 milyar TL’lik vergi gelirinin yalnızca 1 trilyon 741 milyar lirasını banka, döviz bürosu, otomotiv fabrikası ve hastane sahiplerinin de aralarında olduğu patronlar, “kurumlar vergisi” adıyla ödeyecek. İşçilerin, memurların ücretleri, maaşları ellerine geçmeden yapılacak “gelir vergisi” kesintileriyle ise 3 trilyon 558 milyar TL toplanması hedefleniyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından 2026 yılı için asgari ücretin 28 bin 75 TL olarak belirlendiği ve her asgari ücretli başına Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından patronlara bin 270 TL ‘destek’ ödeneceği açıklandı. Aynı gün, Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Aralık 2025 için yoksulluk sınırının 94 bin 913 TL, açlık sınırının 30 bin 655 TL olarak hesaplandığını paylaştı. Başka bir ifadeyle, 2026 yılında yoksul ve aç olanların sayısının daha da artacağı ilan edilmiş oldu. Özetle, mutfaktaki tencerenin hali ve geleceği bu durumdayken, muhalefet olarak bu durumu toplumsal itiraza dönüştürmeyi başaracak ne yapılabildi?

Yıllardır savcılıkların soruşturma dosyaları henüz “davalı” tarafın bilgisi bile olmadan ortalığa saçılıyor. Birçok insanın özel yaşamıyla ilgili olaylar magazinsel olanlar başta olmak üzere, her şey kamuoyunun paylaşımına açılıyor. Son aylarda futbolda hakemlerin, futbolcuların, yöneticilerin bahis oyunlarıyla Eylül 2025 tarihinde Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmiş olan TV kanalı ekibi üzerinden de yapılan uyuşturucu partilerine katılanlar üzerinden ardı ardına iki soruşturma gerekçesiyle kişilerin özel hayatları yine gündeme bomba gibi düşürüldü. Yıllardır Gezi, kayyımlar, Kobanî, Roboski, Barış Akademisyenleri, Çorlu tren kazası, kent uzlaşısı, İBB, İzBB vb. davalarda kendini siyasallaştıran ve sistemli bir biçimde itibarsızlaştıran yargı sistemine sanki son iki operasyonla iadei itibar kazandırılmaya çalışıyor. Bir yandan da dört bir kanaldan kamuoyu bu konularla meşgul edilmeye çalışılıyor. Kamuoyu da neredeyse tüm “bedeni” ve “zihniyle” bu gündeme odaklanmış durumda; “sadece bakıyor, müsaade edilenleri takip ediyor ve bilgilerin tümüne sahipmiş gibi yorumluyor.” İşaret edilen, varılması gereken hükme kendisinin zaten ulaştığını düşündüğü bir hale getirildi. Kendi yaşadığı yoksulluğa, açlığa, durumun daha da kötüleşeceğinin habercisi 2026 yılı bütçesine, asgari ücrete bile ses çıkar(a)mıyor. Kamuoyunda en azından gündem belirleme rolü açıkça ortada olan böylesi bir tablo karşısında muhalefet birkaç küçük eylemin dışında izleyici olmanın ötesinde ne yapabildi?

Geçtiğimiz hafta, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye Dışişleri Bakanı ile Şam’da ortak basın açıklaması sırasında, canlı yayında dünyaya seslenirken, görevliler tarafından sözü kesildi ve konuşması sonlandırıldı. Bakan, önce şaşırdı, kısa bir zaman içinde durumu kabullendi ve Türkiye’den eğitimli mevkidaşıyla tokalaşıp programı sonlandırmak üzere iki konuşma kürsüsünün ortasına kadar yürüdü, birlikte kameralara poz verdi. Türkiye’nin “geçici Suriye Hükümeti” ile olan ilişkilerini, bu konuda kamuoyunda oluşturulan ekonomik ve sosyal (göçmenler evlerine dönecek, yıkılan ülkeyi “biz” inşa edeceğiz vb.) beklentiyi herhangi bir tartışma konusu yapmadan sormak istiyorum; yalnızca dünyanın gözü önünde ve naklen yaşanmış bu olay ve Türkiye’nin Suriye yönetimiyle ilişkilerinin gerçek içeriğinin toplumun gözünde açıklığa kavuşabilmesi için muhalefet ne yaptı? Konu, ertesi gün gündemimizde bile değildi.

Aralık ayında Karadeniz üzerinden üç farklı insansız hava aracının Türkiye hava sahasına girip İzmit’te ve Balıkesir’de düşenlerinden köylülerin enkazlarını görüp haber vermesiyle yetkililerin ve kamuoyunun bilgisi oldu. Üçüncüsünün ise radar sisteminde fark edildiği ve savaş uçakları tarafından Ankara/Çankırı semalarında havadan havaya füzeyle düşürülmesine karşın, önce Karadeniz üzerinde düşürüldüğü açıklanmıştı. Yıllardır hava sahası ihlallerinin önlenmesi ve güvenlik gerekçesiyle, milyarlarca doları erken uyarı ve füze sistemlerini satın almak için harcayan iktidara kamuoyunu da bilgilendirecek bir soru soruldu mu, tutum alındı mı? Çocuklarımızın açlığına, eğitimsizliğine, yoksulluğa çözüm aramak yerine savaşa, silaha harcanan trilyonlarca liranın, 2026 yılı bütçesinin yüzde 11’inden daha fazlasının bu harcamalar için ayrıldığının görünür olması, halkın itirazının duyulabilmesi için muhalefet ne yapabildi?

İktidarın elinde toplumsal rıza için şiddet dışında hiçbir aracın kalmadığı uzun zamandır siyaset bilimi uzmanları tarafından bilimsel verileriyle ortaya konuyor; yazılıyor, dile getiriliyor. Buna karşın, genel seçimlere yönelik kamuoyu anketlerinde AKP’nin oy oranının alt sınırı neredeyse yüzde 25’lerde sabitlendi. Daha aşağıya inmiyor. Ancak, zaman zaman farklılık görülse de “kararsız” ve “oy kullanmayacak” olanların payı artıyor. Bir de günümüzde “göçmenlerin ülkelerine gönderilmesi” ve “barış görüşmeleri karşıtlığı” söylemlerinin sahipliğini yapan, “Neonazileri” çağrıştıran marjinal partilerin oy oranlarının bu içeriklerdeki söylemlerini yoğunlaştırdıkları dönemlerde zaman zaman yükseliş göstermesi dikkat çekiyor. Ancak, muhalefetin toplamda bile sandıkta iktidarı değiştirecek oy oranından oldukça uzakta olduğunu izliyoruz. Pek çok neden sıralanabilir. Bununla birlikte, başta kararsız seçmenler olmak üzere, toplumun büyük bölümü için ön sıralarda yer alan nedenlerden biri........

© Bianet