Entübe Ankara: Protokolün dekoru ve itiraz hakkı
NATO liderleri Ankara’ya geliyor. Her diplomatik toplantıda olduğu gibi bu organizasyonda da güvenlik protokollerinin işletilmesi beklenir: devlet başkanları, heyetler, konvoylar, uçuş planları, güzergâhlar, geçişler… Bütün bunların olağan lojistiği var. Fakat kimi zaman güvenlik, güvenlik olmaktan çıkar; kamu düzenini koruma iddiası, kamusal hayatın kendisini askıya alan siyasal bir kafese dönüşür. Ankara’da bugün yaşadığımız şey biraz da bu: Bir şehir, protokolün geçişine hazırlanırken kendi sakinlerinin hayatından, itirazından ve bakışından arındırılıyor.
NATO Zirvesi diplomatik bir toplantıya indirgenemez. Küresel güvenlik elitlerinin, devletlerin ve silah endüstrisinin kurduğu ittifak bu tür zirvelerde bir kez daha sahne alır. On milyarlarca dolarlık savunma anlaşmalarının “güvenlik” ve “istikrar” diliyle paketlenmesi, aslında yaşamımız için büyük bir tehdidin de adıdır. Çünkü her silahlanma kararının faturası okuldan, sağlıktan, barınmadan, emekliden, işçiden, öğrenciden, çocuktan, doğadan; yani hayatın kendisinden yapılan kesintilerle ödenir. "Savunma harcaması” denen şey, çoğu zaman toplumu yoksullaştırma politikalarının allama pullama maskeleme aracının karşılığıdır.
Protokolün dekoru, gücün pornografisi ve entübe bir kentin itiraz hakkı
Eleştiriye Övgü dizisi altında yayımlanan yazılar, yalnızca statükoya değil, bizlere; yani yurttaşlara da söz kurmayı amaçlıyor. Bu nedenle bu yazının muradı, NATO’nun jeopolitiğini tartışmaktan çok Ankara’nın başına gelen şeye bakmak: Bir şehrin kendi sakinlerinden geçici olarak geri alınmasına ve buna karşı Ankaralıların, meslek örgütlerinin, yerel kurumların ve yurttaş inisiyatiflerinin nasıl tepki verdiğine ya da veremediğine odaklanmak.
Ankara, Avrupa’daki ortalama bir ülke nüfusu kadar insanın yaşadığı bir şehir. Sabah işe gidenlerin, okul yolundaki çocukların, taksicilerin, motokuryelerin, nakliyecilerin, esnafın, öğretmenlerin, hastaneye yetişmeye çalışanların, yaşlıların, öğrencilerin, pazarcıların, apartman görevlilerinin, kedilerin, ağaçların, kaldırımların şehri. Fakat bir zirve geldiğinde bütün bu hayat, protokolün geçişine göre yeniden düzenleniyor. Şehir, bir anda yurttaşın yaşadığı yer olmaktan çıkıp liderlerin geçeceği koridora dönüşüyor.
Bunun için en uygun alegori Potemkin köyüdür. Rivayete göre Rus devlet adamı Grigory Potemkin, Büyük Katerina’nın Kırım gezisi sırasında imparatoriçeye refah ve mutluluk görüntüsü sunmak için nehir kıyılarına sahte köy cepheleri kurdurmuş; el sallayan köylüler, hayvan sürüleri ve şenlikli manzaralarla başarısız bir kolonizasyon hikâyesini başarıya dönüşmüş gibi göstermeye çalışmıştır. Tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da “Potemkin köyü” bugün hâlâ güçlü bir siyasal alegori olarak yaşar: İktidarın, istenmeyen gerçeği ortadan kaldırmak yerine onun önüne gösterişli bir cephe çekmesi. Ankara’da protokol yolu boyunca yükselen panolar, boyanan cepheler, düzenlenen güzergâhlar ve saklanan kent manzarası da bu nedenle yalnızca estetik bir hazırlık değil; yurttaşın kendi şehrine bakma hakkının önüne çekilmiş çağdaş bir Potemkin perdesidir. Panonun bir yüzü protokole, diğer yüzü Ankaralılara bakar: Ön yüzde itibar, düzen, devlet aklı ve cömert ev sahipliği; arka yüzde ise gündelik hayatın sıkışması, yoksulluğun saklanması, bütçenin nereye harcandığını soramayan yurttaş, yolu kesilen esnafi, sesi kısılan itiraz vardır.
Meseleyi daha tanıdık bir yerden ele almak bakış açımızı, kavrayış penceremizi genişletebilir. Misafir geleceği zaman çocuklarını susturan, “Aman uslu durun, ayıp olmasın” diye onları arka odaya gönderen ebeveynleri biliriz. Oysa çocuk, o evin asli öznesidir; misafir geçicidir. Sağlıklı bir ev, misafirini ağırlarken çocuğunu görünmez kılmaz. Ankara’da ise bunun tersini görüyoruz. Şehir, birkaç günlük uluslararası misafirlik için kendi sakinlerinden geri alınıyor; yollar, meydanlar, itirazlar, kent hakkı, gündelik hayat askıya........
