Savaş biter, travma kalır: Çocukların ruhunda devam eden savaş
Savaş, yetişkinlerin kararlarıyla başlar; bedelini ise çocuklar öder. Bu artık bir metafor değil, bilimsel olarak defalarca kanıtlanmış bir gerçektir. Bombaların düştüğü şehirlerde yalnızca binalar yıkılmaz; çocukların güven duygusu, dünyaya dair temel algısı ve geleceğe dair kurabildiği hayaller de paramparça olur. Savaş, çocukların yalnızca bugününü değil, yaşam boyu ruhsal bütünlüğünü hedef alır.
Bugün dünya üzerinde milyonlarca çocuk, aktif çatışma bölgelerinde ya da savaş sonrası kırılgan koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışıyor. UNICEF’e göre her altı çocuktan biri doğrudan çatışmadan etkilenmiş durumda. Ancak bu sayıların ardında çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek var: Savaşın çocuklar üzerindeki etkisi, ateşkesle sona ermez. Savaş biter, ama çocukların zihnindeki savaş devam eder.
Çocuk gelişimi literatürü bize çok temel bir şey söyler: Bir çocuğun sağlıklı gelişebilmesi için öngörülebilir, güvenli ve destekleyici bir çevreye ihtiyacı vardır. John Bowlby’nin bağlanma kuramından güncel nörobilim çalışmalarına kadar geniş bir literatür, erken yaşta yaşanan güvensizlik ve tehdit deneyimlerinin, beynin stresle ilişkili bölgelerinde kalıcı değişikliklere yol açtığını ortaya koyar.
Savaş ortamında büyüyen çocuk için dünya, güvenli bir yer değildir. Gökyüzü uçurtmaların değil, uçakların geldiği yerdir. Yüksek bir ses oyun değil, ölüm habercisidir. Yabancı bir yetişkin, yardım getiren biri değil; tehdit olasılığıdır. Bu koşullarda büyüyen bir çocuktan “normal” bir gelişim beklemek, bilimsel olarak da ahlaki olarak da mümkün değildir.
Savaşın çocuklarda yarattığı ruhsal etkiler çoğu zaman “travma” kelimesiyle geçiştirilir. Oysa travma, tekil bir olay değil; uzun süreli, tekrarlayıcı ve çoğu zaman çözümsüz bir deneyimler bütünüdür. Klinik çalışmalar, savaş deneyimi yaşamış çocuklarda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon, anksiyete bozuklukları ve dissosiyatif belirtilerin yaygınlığının çarpıcı biçimde yüksek olduğunu göstermektedir.
Örneğin Bosna Savaşı sonrasında yapılan uzun dönemli bir takip çalışması, savaş sırasında çocuk olan bireylerin, 20 yıl sonra dahi yüksek düzeyde travma belirtileri gösterdiğini ortaya koymuştur. Benzer şekilde, Ruanda Soykırımı’ndan sağ kurtulan çocuklarla yapılan araştırmalar, travmanın yalnızca bireysel ruh sağlığını değil, toplumsal ilişkileri ve ebeveynlik pratiklerini de derinden etkilediğini göstermektedir.
Bu çocuklar büyüdüğünde ebeveyn olduklarında, kendi çözülmemiş travmalarını farkında olmadan çocuklarına aktarabilmektedir. Böylece savaş, biyolojik olarak bitse bile psikolojik olarak kuşaklar boyunca sürer.
Bugün Gazze’de yaşayan bir çocuğun deneyimi, 1990’larda Saraybosna’da yaşayan bir çocuğun deneyiminden temelde farklı değildir. Sürekli bombardıman tehdidi altında yaşamak, sevdiklerini kaybetmek, evinden edilmek ve belirsizlik içinde büyümek, çocuk zihninde benzer izler bırakır.
Gazze’de yapılan saha araştırmaları, çocukların büyük bir kısmının kronik kaygı, uyku bozuklukları ve yoğun ölüm korkusu yaşadığını ortaya koyuyor. Suriye iç savaşında büyüyen çocuklar üzerine yapılan çalışmalar ise saldırgan davranışların ve içe kapanmanın eş zamanlı arttığını gösteriyor. Ukrayna’daki savaşta ise çocukların özellikle ayrılık travması ve sürekli alarm hâli yaşadığı raporlanıyor.
Bu örnekler bize şunu söylüyor: Savaşın çocuk ruhunda bıraktığı iz, coğrafyadan bağımsızdır; sistematik ve öngörülebilirdir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocukların silahlı çatışmalardan korunmasını açık bir yükümlülük olarak tanımlar. Ancak pratikte çocuklar, savaşların “kaçınılmaz yan etkileri” olarak görülmeye devam ediyor. Oysa çocukların yaşadığı ruhsal yıkım, talihsiz bir sonuç değil; önlenebilir bir hak ihlalidir.
Çocuk hakları perspektifi bize şunu söyler: Bir çocuğun ruh sağlığı, yardım edilecek bir “ihtiyaç” değil; devletlerin ve uluslararası toplumun korumakla yükümlü olduğu temel bir........
