ABD ve İsrail İran’a saldırılarda yapay zekâyı nasıl kullanıyor?
Teknoloji tekellerinin “etik” ve “iyi yapay zekâ” anlatıları, askerî-endüstriyel kompleksle kurdukları organik bağların açığa çıkmasıyla çöküyor.[1] Gündelik yaşamı kolaylaştırma iddiasıyla pazarlanan “büyük veri” sistemleri ve dil modelleri, aslında doğrudan emperyalist savaş endüstrisinin temel bir bileşeni olarak çalışıyor. Toplumsal emeğin ve kolektif bilginin mülk edinilmesiyle inşa edilen bu devasa hesaplama gücü, artık ticari bir ürün sınırlarında kalmıyor. Pentagon ve İsrail ordusuyla sağlanan yapısal entegrasyon sayesinde bu üretici güç, sömürgeci/emperyalist şiddet doktrinlerinin ve hedefleme operasyonlarının asli altyapısına hâline gelerek yıkıcı güce dönüşüyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırısı, bu sistemlerin sahadaki fiili işleyişini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Karşımızdaki veri işleme gücü, saldırı aygıtına dışarıdan eklenmiş pasif bir yardımcı yazılım işlevi görmüyor. Aksine, doğrudan komuta zincirine yerleşerek istihbaratı işleyen ve hedefleme kararlarını devralan ana mekanizma olarak konumlanıyor.
Saldırının aşamaları: Siber ağlardan ateş gücüne
İran’a yönelik saldırı dalgası, 28 Şubat 2026 gecesi ülkenin dijital ağlarına yönelik müdahalelerle başladı. ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine’in 2 Mart’ta basına açıkladığı operasyonel zaman çizelgesine göre, fiziksel yıkımdan saatler önce ABD Siber Komutanlığı ve Uzay Komutanlığı devreye girdi.[2] İlk füzeler hedeflerini bulmadan çok önce, İran’ın haberleşme altyapısını, radar ağlarını ve hava savunma sensörlerini işlevsiz bırakan kapsamlı bir siber saldırı düzenlendi. 1 Mart sabahına gelindiğinde, 5 milyondan fazla indirmeye sahip BadeSaba dini takvim uygulaması gibi platformlar hacklenerek ülke çapında “hesaplaşma zamanı” temalı psikolojik savaş mesajları yayıldı.[3] Amaç, İran’ın iletişim kurma ve tehlikeyi algılama kapasitesini daha ilk saniyelerde yazılımsal hamlelerle devre dışı bırakmaktı.
28 Şubat’ı 1 Mart’a bağlayan saatlerde iletişim ağı çökertildikten hemen sonra, işleyen yapay zekâ sistemleri operasyonun merkezine yerleşti. Casus uydulardan, insansız hava araçlarından (İHA), yerdeki radarlardan ve sahadaki istihbarat ajanlarından gelen milyonlarca veri noktası tek bir dijital akış hâlinde ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) karargâhına aktı. Project Maven ve Anthropic’in dil modelleri gibi entegre sistemler, bu devasa veri yığınını dakikalar içinde sentezledi. Sistem; hareketli nesneleri, askeri araç kümelerini, yakıt depolarını, iletişim düğümlerini ve “şüpheli” yapıları otomatik olarak haritalandırıp komuta kademesine öncelikli bir saldırı listesi sundu.[4]
Yazılımların işleminden geçen bu operasyonel liste, 1 Mart 2026 ile birlikte dakikalar içinde sahadaki ateş gücüne aktarıldı. Son aşamada savaş uçakları, seyir füzeleri ve diğer platformlar devreye sokuldu. Sadece operasyonun ilk 24 saatinde 1000’den fazla hedefin vurulmuş olması, burada yalnızca yoğun bir hava bombardımanının yaşanmadığını kanıtlıyor.[5] Karşımızdaki tablo, ateş açma ritminin çok daha hızlı ve tamamen makine mantığıyla işleyen bir hedefleme düzeni üzerinden koordine edildiğini açıkça gösteriyor.
BM İNSAN HAKLARI YÜKSEK KOMİSERİ TÜRK
“Silah sistemlerinde yapay zekânın kullanımından çok endişeliyiz”
Karar süresini daraltan yazılımsal otorite
Operasyonun ilk evresinde kurulan bu olağanüstü hızı ve teknik altyapıyı, bizzat saldırıyı yöneten komuta kademesi de doğruluyor. 11 Mart 2026 tarihinde basına yansıyan açıklamalara göre CENTCOM Komutanı Brad Cooper, ordunun savaş alanında çeşitli gelişmiş yapay zekâ araçlarını sahaya sürdüğünü ve bu araçların büyük veri yığınlarını saniyeler içinde işleyerek karar sürecini eşi görülmemiş ölçüde hızlandırdığını belirtiyor.[6] Askeri terminolojide “yok etme zinciri” olarak adlandırılan hedefi bulma, sabitleme ve vurma adımları arasındaki süre, bu yazılımlar sayesinde ciddi oranda sıkışıyor. Daha önce aylar süren uydu görüntüsü tarama ve istihbarat çözümleme mesaisi birkaç dakikaya iniyor. Hangi yapının önce vurulacağı, hangisine hangi silahın ayrılacağı veya can kaybı riskinin nasıl hesaplanacağı gibi kritik kararlar tamamen bu dijital akışın hızı içinde veriliyor. Başka bir deyişle makine, sadece bilgileri depolayan bir arşiv gibi işlemiyor; manevra seçeneklerini şekillendiriyor, ateş açma süresini kısaltıyor ve yıkım sürecini otomatikleştirerek aktif bir rol üstleniyor.
Savunma bürokrasisinin öne sürdüğü “nihai karar her zaman insanda” savunması, sahadaki hızlandırılmış işleyişte büyük ölçüde biçimsel bir güvenceye dönüşüyor. Bu düzenek, askerlerin yerini alan özerk bir robot ordusu şeklinde çalışmasa da, kararın ve inisiyatifin özünü tamamen ele geçiriyor. Çünkü ekrandaki “onay” düğmesine basan askere gelene kadar; hangi verinin öne çıkarılacağına, hangi yapının tehdit sayılacağına, hangi hareketliliğin şüpheli bulunacağına ve hangi hedefin daha önce vurulacağına otomatize sistemler çoktan karar vermiş oluyor. İnsan fail, çoğu kez önüne gelen tabloyu sorgulamadan onaylayan bürokratik bir figür rolü üstleniyor. Önüne gelen arayüz, operasyonel bağlamdan, coğrafi gerçeklikten ve tarihsel arka plandan koparılmış, sadece yazılım tarafından filtrelenmiş verilerden oluşuyor.
Komuta yapılarında makine otoritesinin bu denli belirleyici hâle gelmesi, salt bir askeri verimlilik arayışını yansıtmıyor. ABD emperyalizmi, hegemonya krizini ve gerileyen nüfuzunu, sahip olduğu teknolojik üstünlüğü eşi görülmemiş bir hızla şiddet olarak sahaya sürerek aşmaya çalışıyor. Hedef bulma ve vurma arasındaki sürenin saniyelere inmesi, emperyalist müdahalenin karşı tarafa hiçbir tepki veya savunma süresi tanımayan, mutlak bir yeryüzü tahakkümü kurma refleksine dayanıyor.
Minab İlkokulu saldırısı: Hızlanan hedeflemenin sonuçları
Operasyonel hızın artması, bürokratik itiraz süresini sıfırlıyor ve istihbaratı karşılaştırmalı olarak doğrulama imkânını ortadan kaldırıyor. Hâl böyle olunca, veri setlerindeki en ufak bir sapmanın, güncellenmemiş eski bir uydu görüntüsünün veya kodlara sızmış matematiksel bir önyargının yaratacağı sonuç son derece ağır bir boyuta ulaşıyor. Hızlandırılmış “yok etme zincirinin” yarattığı felaket ihtimalleri soyut bir senaryo olarak kalmadı. 28 Şubat 2026 tarihinde İran’ın Minab kentindeki Şeceretü’t-Tayyibe İlkokulu’na yönelik ABD saldırısı, yapay zekâ destekli sistemlerin yapısal kusurlarının en trajik örneklerinden birini oluşturuyor.[7]
Çoğunluğu çocuk olan en az 175 kişinin hayatını kaybettiği bu saldırı, hedeflerin teknik olarak nasıl belirlendiğine dair derin bir soruşturmayı zorunlu kıldı. 11 Mart 2026’da yayımlanan The New York Times destekli ön soruşturma bulgularına göre CENTCOM, bu noktayı vururken Savunma İstihbarat Ajansı’nın (DIA) veri tabanında........
