Fetüs’ün söyledikleri
“Masumlar arasında sayıyorum kendimi, sırtımda sadakatlerin ve yükümlülüklerin yeri yok, yaşama alanımın yetersizliğine rağmen özgür bir ruhum ben. Bana karşı çıkacak ya da beni kınayacak kimse yok burada, …….
Genetikçiler şimdi ne derlerse desinler, boş bir levhayım ben, ya da öyle idim. Ama kaygan, gözenekli bir levhayım, ….; günden güne büyüyen, büyürken kendi kendine üzerini yazıyla dolduran ve böylece boş yerleri azalan bir levhayım.”
Bir fetüsün gözünden —daha doğrusu içeriden— yaşamı anlatmak. Bence müthiş bir fikir!
Ian McEwan’ın Fındık Kabuğu’nda yaptığı tam da bu!
Hikâye, Shakespeare’den bir alıntıyla başlıyor: “…bir fındık kabuğuna sığar ve yine de kendimi kâinatın kralı sayabilirim.”
Peki, gerçekten doğarken boş bir levha olarak mı doğuyoruz? Yoksa modernitenin kurumları ve iktidar ilişkileri içinde bize aktarılan bilgilerle mi yaşamı anlamlandırıyoruz?
Rahme nasıl düştüğümüzden, ne şekilde büyü(tül)memiz gerektiğine, hangi ilaçları alıp hangi yemekleri yememiz gerektiğine, neyi dinleyip neyi dinlemememiz gerektiğine kadar her şey........
