menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kürtler ne istiyor? (1)

91 9
04.01.2026

Ben çocuktum… Düştüm. Acıdan çok, düşmenin kendisi korkuttu beni. Ani, beklenmedik, hazırlıksız yakalandığım bir durumdu. Ürktüm. Düşmemi gören bir kadın anneme “kötü düştü” dedi. Biraz acı vardı, ama daha çok korku. Ve utanç… Yabancı bir kadına acımı göstermekten utandım. Belki de düşmeyi bir hata gibi gördüm; hatamın görülmesinin mahcubiyetiyle sustum. Anneme koştum. Anneme sarılınca ağlamaya başladım. İnsan acısını bir süre bastırabiliyor. Görmezden gelebiliyor, erteleyebiliyor.

Kucağındaki çocuğuyla düşen bir kadın, ilk şoku atlattıktan sonra çocuğunu kanlar içinde görüyor. Bu görüntünün tahammül edilemezliği… Anne, yavrusunu kaptığı gibi hastaneye koşuyor. Doktor pansuman yapmak isterken çocuğun kanamadığını fark ediyor. Kan, annenin kendi kanı. Çocuğunun yaralı olmadığını gördüğü anda anne acı duymaya başlıyor. Psikolojik dehşet, fiziksel acıyı bastırmış. Şimdi roller değişiyor; anneye müdahale ediliyor. İnsan bazen acısını erteliyor.

Çocuğunu kanlar içinde gören annenin ruhsal acısı, bedenin acısının önüne geçiyor. Psikolojik acı, fiziksel acıyı bastırabiliyor. Ben de o gün, acıdan çok utanç ve korku yaşadığım için, duygumu ancak anneme gösterebildim. İnsan, yarasını saracağını düşündüğü kişilere gösteriyor. Acısına bakacağına inandıklarına…

Kürtler, Aleviler… Bu ülkenin ötekileri…

Yıllardır yaralarına bakılsın, fark edilsin, daha fazla yara açılmasın diye yaşadıkları zulmü, acıyı tekrar tekrar gösteriyorlar. Ama devletin, Türklerin gözleri kör. Ya da daha doğrusu: Bakmak istemiyorlar.

Ben çocuktum…

Yine düştüm. Bu kez bacağım çok acıdı. Ağlamaya başladım. Annem baktı, bacağımı biraz ovuşturdu, sonra acıyan yeri öptü. “Öptüm, geçti,” dedi. Ben anneme inanırdım. Güvenirdim. Güvendiğim anne “geçti” diyorsa, geçmiştir. Ama bacağım hayır diyordu; ağrı sürüyordu. Hepimizin çocukluğunda bildiği bir deneyim bu. Annenin neredeyse tanrısal bir gücü vardır: dönüştürmek. Altını ıslatan bebeği temizleyerek rahatlatır. Açlıktan ağlayan çocuğu emzirir, açlığı tokluğa çevirir. Her çocuk bu dönüştürücü güce tanık olur ve anneyi bir mucize gibi görür. Anne de bazen kendini öyle sanır. Belki de bu yüzden öperek acıyı dindireceğini düşünür. Bazen inanırdım ve gerçekten de acım geçerdi. İnancın dönüştürücü gücü…

Peki bunun Kürtlerle ne ilgisi var?

Devlet, bu ülkede “acım var” diyene çoğu zaman manipülatif bir anne gibi davranıyor. “Dil mi sorun? Kürtçe kanal açarım, acın geçer.” “Alevilerin cem evi var, daha ne istiyorlar?” derken, aynı anda her gün cem ibadetinin uydurma olduğunu anlatıyor. Devlet bazen de yok sayarak sorunu çözdüğünü sanıyor. Ayağı kopmuş birine, “Ayağın var” diye ısrar etmek gibi. Türkler televizyonlarda, sosyal medyada “Azınlıkların sorunu yok” diyerek, kendilerini sorunun olmadığına ikna ediyorlar. “Öptüm. Artık acın yok.” Ama acı, hâlâ orada.

Acının tanınması iyileşmenin ön koşuludur. Acı ancak görülür, adlandırılır ve başkasının zihninde bir yer bulursa dönüştürülebilir. Aksi halde bastırılır, inkâr edilir ya da başkasına geri yansıtılır. Devletin Kürtlere ve Alevilere yaklaşımı tam da burada patolojik bir ilişki biçimi üretir. Devlet, burada “yeterince iyi anne” değildir. Yeterince iyi anne çocuğun acısını ne büyütür ne küçültür; çocuğun deneyimini olduğu haliyle tanır. Oysa bu ülkede devlet, çoğu zaman ya inkârcı bir anne gibi davranır ya da manipülatif bir anneye dönüşür. Acıyı tanımak yerine acının anlamını belirlemeye kalkar. Özneye, yaşadığı şeyin aslında yaşanmadığı, hissettiği acının gerçek olmadığı telkin edilir. “Abartıyorsun.” “Sorun yok.” “Bak sana kanal açtık.” “Bak cem evi verdik.” Yani: “Acı çektiğini sanıyorsun.” Ayağı kopmuş birine ayağının var olduğuna ikna etmeye çalışmak gibi. Bu tür bir inkâr, travmayı ortadan kaldırmaz; aksine ikincil travma üretir. İlk yaralanma tarihsel şiddettir; ikinci yaralanma ise bu şiddetin inkâr edilmesidir. Travmanın en yıkıcı boyutu, tanıksız bırakılmasıdır. Tanık yoksa acı zihinde yer bulamaz; zamana bağlanamaz, sürekli şimdiye sızar. Kürtlerin ve Alevilerin acılarını tekrar tekrar anlatması bu yüzden “bitmeyen bir talep” değildir. Bu, bir tanınma talebidir: “Beni duy.” “Beni gördüğünü söyle.” “Yaşadığım şey gerçektir.”

Dersim buna çarpıcı bir örnektir. Önce inkâr edilir; ardından “ama onlar da…” diye başlayan cümleler kurulur. Öldürülenler suçlanır, öldürülmüş olmalarının haklı olduğu anlatılmaya çalışılır. Bu da işe yaramadığında, bu kez çatık kaşlı bir devlet dili devreye girer: “Kes sesini, yoksa…” Tehditler başlar. Bir sonraki aşama susmayanlara yöneltilen doğrudan zulümdür: hapishaneler, sürgünler, öldürmeler… Ama bütün bu süreçte devlet, çocuğun ağlamasını susturmak isteyen sabırsız bir ebeveyn gibi davranır. Ağlamanın nedenini anlamaya çalışmaz; tek derdi ağlamayı/suçlamayı kesmektir. Bazen “Öptüm geçti” diyen manipülatif anne olur, bazen de “kes zırıltıyı” diye bağıran kötü baba. Çocuk susmadığında ise bu kez döven, cezalandırarak susturmaya çalışan zalim baba devreye girer. Böylece bakım dili yerini tehdide, şefkat iddiası yerini açık şiddete bırakır.

Bastırılan acı susmaz; yalnızca yer değiştirir. Bedende, öfkede, kuşaktan kuşağa aktarılan bir travma mirasında geri döner. Bu noktada devletin tutumu, narsistik anne pozisyonuna yaklaşır. Narsistik anne için çocuğun duygusu, annenin bütünlüğünü tehdit ettiği anda geçersizleşir. Çocuğun acısı, annenin “iyi anne” imgesini bozar; bu yüzden inkâr edilir. Devlet de aynı narsistik refleksle hareket eder. Kürtlerin ve Alevilerin acısı kabul edildiği anda, devletin kendisi hakkında kurduğu “adil, kapsayıcı, güçlü” imgesi çatlayacaktır. Bu çatlağa tahammül yoktur. Soykırım, devletin kendisi için ürettiği idealle bağdaşmaz. Bu nedenle masumların katledilmesi, anlatı düzeyinde dönüştürülmeye çalışılır. Ölümler gerekçelendirilir, suç mağdura yüklenir, tarih yeniden yazılır. Ama anlatının değiştirilmesi, tarihsel olanı değiştirmez. Hakikat bastırılabilir, ötelenebilir; fakat ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle mesele taleplerin fazlalığı değildir; acının kabul edilemezliğidir. Acı tanındığında, ancak o zaman geçmişe ait bir şeye dönüşebilir. Ancak o zaman iyileşme mümkündür. Aksi hâlde toplum, annesinin “öptüm geçti” dediği hâlde bacağı hâlâ ağrıyan bir çocuk gibi,........

© Artı Gerçek