Bir mülteci hikâyesi
Ümitsizlik ve keder içinde, bu hafta köşem için ne yazacağımı düşünüyorum; kafam karmakarışık. Medenî dünyanın, sanki insanlık müthiş bir başarı kaydetmiş, daha iyi bir geleceğe doğru büyük bir adım atmış gibi, gururla ‘yirmi birinci yüzyıl’ olarak adlandırdığı zamanlardayız. Oysa benim etrafımda gördüğüm tek şey, insanların tarihi yüzyıllara ayırma ihtiyacı duymadığı çağlardan beri süregiden bayağılık ve gaddarlık. Bir milyondan fazla insana, memleketlerini bir iki gün içinde terk etmeleri için ültimatom veriliyor, aksi takdirde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacakları söyleniyor; bu ne demektir? Dünyanın bir başka yerinde de, 100 bini aşkın sayıda insan, tepelerine yağan bombalardan kaçmak için, atalarının iki bin yıldan uzun bir süre üzerinde yaşadıkları toprakları boşaltmak zorunda kalırken, böyle bir yirmi birinci yüzyılın nesiyle onur duyulabilir ki? ‘Yüzyıl’ denen zaman birimleri ilerledikçe insanlık da ileri gidiyorsa, muktedirin zihnindeki üstünlük kompleksini bugün hâlâ besleyen, kudretli olanı hep haklı kılan nedir? Kederliyim, çünkü etrafımdaki her şey insanlığa olan inancımı zayıflatmaya çalışıyor âdeta.
Ama pes edecek değilim; sebatlıyım. Ayrıca, mutlu olmak istiyorum, çünkü her insanlık trajedisinin ardından bir ümit ışığı doğduğuna, bir merhamet, duyarlık ve duygudaşlığın uç verdiğine, insan azminin kendini gösterdiğine inanıyorum. Ermenistan’a yaptığım son seyahatte, böyle düşünmekte haklı olduğumu bir kez daha gördüm. Birkaç hafta önce, benden, savaş nedeniyle evlerini terk edip Ermenistan’a kaçan ve sayıları yüz bini aşan Karabağlı Ermeni mültecilerin durumuyla ilgili bir yazı dizisi hazırlayacak olan, Agos’un Ermenice sayfalarının editörü Pakrat Estukyan’a eşlik etmem istendi.........
