Senfonik Tokalaşma
SEDAT YILDIRIM SARICI* – Bazen farkına varmıyoruz ama dargın sandığımız kavramlar barışarak karşımıza çıkabiliyor. Geçen ay Ankara ve İstanbul’da düzenlenen SenfoRock – ‘İtirazım Var, Senfonik Müslüm Gürses Şarkıları’ konserleri böyle bir kucaklaşmaya tanıklık etti.
Ankara’daki konser, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası – Ziraat Bankası Ana Salonu’nda, İstanbul’daki ise Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşmişti.
Böylelikle “ATATÜRK”, “ARABESK”, “SENFONİ”,“ZİRAAT”, “MERKEZ”, “CUMHURBAŞKANLIĞI”, “BANKA”, “KÜLTÜR” gibi pek de alışık ve barışık olmayan kavramlar bir arada anılmış oldu.
SENFONİ VE ARABESK
Senfonik müzikle ilgilenenler büyük çoğunlukla arabesk müziğe karşı mesafeli durmuşlardır. Arabesk parçalardaki hayatın doğal akışına ters, abartılı ve kaderci hüzün, sınıfsal sıkışmışlık, şehirleşmenin getirdiği yabancılaşma, köklerden kopmayı da barındırıyordu. Ülkesel çapta hamlaştırılan bir evrede devşirme makamlara yaslı gelişigüzel düzenlemelerle yaratılan endüstrinin nihayetinde aranın açılması kısmen kaçınılmaz da olabiliyor.
İşin içinde bir de iki farklı müzik türüyle iştigal buyuran iki farklı müzisyen mizacı da var. Dün saraylarda, bugün devlet ya da dev kurumların himayesinde nefes alan senfonik erkanla, kenar mahallelerde var olmaya çalışan iki ayrı solunum söz konusuydu.
Huy, soy, yol, yordam, endam, enlem ve boylam hatlarının irtibatı zor zanaattır. Efsanevi bir aşk doğmamışsa izdivacı acı verebilir. Arada aşk dahi olsa, en taşkın aşkın bile bir vadesi, meşrebe göre envai ifadesi vardır.
ATATÜRKÇÜLÜK VE ARABESK
Cumhuriyetimiz kurulduğunda yurt kültürünün uluslararası alanlarda varlığını büyütmek ve yükseltmek amacıyla uzun erimli planlar yapıldı. Sanat ve edebiyatta dünyada olup biten gelişmelerden haberdar olabilme amaçlı çok çaba sarfetildi. Yurt müziğimizin senfoniyle de bağlarını artırabilmesi için yetenekli gençler yurtdışına okumaya gönderildi.
Meyhane kültürüyle de beslenip ahaliyi hantallığa yönlendiren saray müziğinin mekteplerdeki eğitimi 1926’da yasaklanmıştı.1936 yılında ise radyolarda yayınlama yasağı getirilmiş ve yasak sekiz ay sürmüştü.
Atatürk’ün bu konudaki görüşleri T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı internet sitesi, “Türk Musikisinin Yasaklanması” başlıklı yazıda aşağıdaki gibidir, hatırlayalım.
“Ne yazık ki, benim sözlerimi yanlış anladılar, şu okunan ne güzel bir eser, ben zevkle dinledim, sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri, böyle okuyup da bir zevk vermeğe imkan var mı?
Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini, onlara da dinletmek çaresi bulunsun, onların tekniği, onların ilmiyle, onların sazları, onların orkestralarıyla, çâresi her ne ise…
Biz fena yetiştirilme ve ihmaller neticesi buna alışmışız, kendimizi kurtarmayabiliriz, fakat gelecek nesillere, kendi fena itiyadlarımızı (alışkanlıklarımızı) aşılamaya hakkımız yok.”
Yasaklama kısa sürede sonlandırıldı ama bu yarılma çok yazık ki günümüze kadar uzandı. Şarki makamsal musikiyle süregelen akımla arabeskle ilgilenen sazendeler aynı gazino, pavyon ve meyhanelere meylederlerdi.
Pop, caz veya Anadolu rockla iştigal buyuran veya konservatuarlı müzisyenler arasında ise albüm ve konserlerde dirsek teması yetişmiş eleman kıtlığının zaruri kaynaşması olarak telakki edilebilir.
1970’li yıllardaki arabesk patlaması köyü kenti işgal raddesindeydi. Kamyon kasalarının arkalarına asılı tabela büyüklüğünde süslü muşambalar üzerine sloganlaşan arabesk mısralar nakşedilirdi.
Kendi müziğimizi bulma ve çağdaşlaşma gayreti toprak kaymasına uğramış, ağlak tarzın öncüleri bestelerinin Arapça müziklerden araklanmadığı beyanatlarıyla gazetelerin ara sayfalarını doldurmuşlardı.
Çok geçmeden rağbet gören “Abi”ler, “Baba”lar, “İmparator”ların her biri servet sahibi oldu. Kimisi saray muhafızı olarak vazifelendi. Gayrısı da araziye uyma becerilerini muhafaza etti. Kula kulluk edip, talana, yağmaya karşı birer eser çıkaramadılar.
Kenarın merkeze kızgınlığı ayrı bir yaygınlaşmaya neden olup hakimiyet el değiştirmişti.
1980’lerdeki Esin Afşar’ın “Arabeske İnat” başlıklı konser serisini bir anlamda karşı duruş olarak değerlendirmek de mümkündür. Ama başlık açıkça yarılma beyanıydı.
Esin hanımı kollamak da istiyorum. Lise yıllarımda aşıktım. Sanırım 1986 yılı, İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’ndaki, Keith Jarrett Trio konserindeydik. Esin hanımla yan yana oturmak nasip oldu. Aşkımı ilan ettim. Kocası da yanındaydı. Gülüştüler.
Asıl yarılma deklerasyonu çok sevdiğimiz, yakışıklımız Fikret Kızılok’un ‘Why High One Why’ (Vay Hayvan Vay) şarkısıdır (1989). ‘Adidasla tekkeye gidenler, baklavayla whisky içenler’ yerden yere vurulur ama kutuplaşma derinleştirilir.
Şarkı, sanki bir stadyum konserinin açılış takdimiyle başlar. Sunuşta, sunucu İzzet Öz vardır. Koro Hıncal Uluç, Bedri Baykam, Ferhan Şensoy, Sadun Boro, İlhan Şeşen, Burhan Şeşen, Gökhan Şeşen ve çok yazık ki Esin Afşar’dan oluşur. Bu paragrafta adı anılanlar kalburüstü zümrenin gözdeleridirler. Ve topluca azarlama ayinine katılırlar. Azar azar azalmamız bu azarlamaların mübah görülmesindendir.
Çok yazık ki yurdumuzda ‘Beyaz Türk’ diye bir kavram da ortaya atıldı. Yoktan da var olmadı. Ve çoktan........© Açık Gazete
