Sarı Hayatlar
Gösterime girdiği ilk gece “Sarı Zarflar”ı merak ederek izlemeye gittim.
İtiraf ederim ki ilk yarıdan sonra çıkmayı düşündüm.
Ama daha önce “Sınıf Öğretmeni”ni görmüştüm; o yönetmen öyle bir filminden sonra bu kadar kör gözüm parmağıma bir Türklük eleştirisiyle bizi ‘medeni olmaya’ davet eden bir işe herhalde kalkışmış olamaz dedim ve kaldım.
Filmdeki Kadın ve Erkek, Ankara’da sınırlı bir çevre içinde hayli mış gibi yaparak geçinip giden ve epey bildik taşralı naifliği kokan iki okumuş.
Bir eleştiride rastladığım, “İstanbul’a gelişlerinden sonra kendileri olmaktan çıkmaya başlıyorlar” yorumunun bence tam tersine, devletten alınan maaşlarla sürdürülen rahat ve ‘solcu’ bir hayattan sonra, filmin baş erkek karakteri Aziz’in bir sahnede yakındığı gibi, “İstanbul’un karmaşasında” geçim sıkıntısıyla birlikte yavaş yavaş tekrar kendileri olmaya başlayıp, (erkek saf, kadın fırsatçı ve tırmanma hırsıyla defolu özlerine rücu ederek) bir “dönüş”ü kazalı-belalı da olsa tamamlıyorlar.
Geriye, ana-babasının hayatlarını bir oyuna çevirip boka sürüklediğini henüz kaybetmediği otantikliğiyle sezen ve yaşına ve yaşadıklarına uygun ergen tepkileri veren, kendi halinde bir İstanbul semti Hasanpaşa doğumlu tiyatro meraklısı Aziz’in, günlük hayatını da rol keserek sürdüren sert feminist artist eşi Derya’dan olma kızı Ezgi’nin (isimlere dikkat) iyi niyetle yapılıyor sanılarak ziyan edilmiş hayatı kalıyor.
Film çok farklı iki bölümde ilerliyor.
Gerçi görüntü kalitesi ve yönetim üslubu olarak........
