menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kamuoyu tepkileri

23 0
09.03.2026

Ortadoğu’da gerilim çoğu zaman ani başlar ama etkileri uzun sürer. İran ile İsrail ve Amerika arasındaki çatışmanın artık açık bir savaşa dönüşmüş olması da yalnızca askeri bir gelişme değil; aynı zamanda bu ülkelerin toplumlarında yeni bir tartışma alanı açan bir durum. Çünkü savaş sadece cephede yaşanmaz. Savaş, aynı zamanda toplumların sabrını, ekonomilerin dayanıklılığını ve siyasetçilerin meşruiyetini de sınar.

Bugün dikkat çekici olan nokta şu: Hem Amerika’da hem de İsrail’de savaşın gidişatına ilişkin farklı tonlarda da olsa yükselen bir toplumsal sorgulama var. Fakat asıl mesele bu sorgulamanın büyüyüp büyümeyeceği değil belki de. Asıl soru şu olabilir: Bu sorgulama büyüse bile siyasi liderler bunu gerçekten dikkate almak zorunda mı?

Amerika’dan başlayalım. Amerikan toplumu son yirmi beş yılını neredeyse kesintisiz askeri müdahalelerle geçirdi. Afganistan’daki savaş ve Irak’ın işgali yalnızca askeri operasyonlar değildi; aynı zamanda Amerikan toplumunun savaşlara bakışını değiştiren deneyimlerdi. Bu savaşlar yüz binlerce insanın hayatını etkiledi, Amerika açısından da büyük ekonomik ve siyasi maliyetler doğurdu.

Bu nedenle bugün İran ile yaşanan savaş karşısında Amerikan toplumunda belirgin bir “savaş yorgunluğu” hissedildiğini söylemek mümkün. Üniversitelerde düzenlenen protestolar, bazı sivil toplum kuruluşlarının açıklamaları ve sosyal medyada yayılan tartışmalar bu ruh halinin işaretleri olarak görülüyor.

Fakat burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Amerikan toplumunun yeni bir Ortadoğu savaşına mesafeli yaklaşması, Washington’daki siyasi kararları gerçekten değiştirebilir mi? Yoksa stratejik hesaplar, kamuoyunun tepkisinden çok daha ağır basan bir faktör mü?

Amerikan siyasetinin geçmişi bu soruya hem olumlu hem de olumsuz cevaplar veriyor. Vietnam savaşı sırasında toplumda büyüyen protestolar sonunda siyasi dengeleri değiştirmişti. Üniversite kampüslerinden sokaklara yayılan gösteriler yıllar içinde güçlü bir baskı oluşturmuş ve savaşın sürdürülmesi giderek daha zor hale gelmişti.

Ancak aynı tarih başka bir gerçeği de gösterir. Kamuoyu baskısı çoğu zaman yavaş etkili olur. Siyasi liderler ise kısa vadede geri adım atmak yerine zaman kazanmayı tercih edebilir.

Bugün Amerika’nın başında bulunan Donald Trump açısından mesele yalnızca dış politika değil. Bir lider için savaş kararı çoğu zaman iç siyasetin de bir parçasıdır. Ulusal güvenlik söylemi, güçlü liderlik imajı ve kararlılık vurgusu seçim siyasetinde önemli bir rol oynayabilir.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer savaş politikası liderin iç siyasetteki gücünü pekiştiriyorsa, toplumdaki itirazın büyümesi gerçekten bir politika değişikliğine yol açabilir mi? Yoksa tam tersine, bu itirazlar “ulusal birlik” çağrılarıyla bastırılmaya mı çalışılır?

Benzer bir tartışma İsrail’de de yaşanıyor. İsrail toplumu güvenlik meselelerine son derece duyarlı bir toplumdur. Bu nedenle dış tehdit algısı çoğu zaman hükümetlerin hareket alanını genişletir. İran ile yaşanan savaş da doğal olarak İsrail toplumunda güçlü bir güvenlik refleksi yaratmış durumda.

Ancak İsrail’deki siyasi atmosfer yalnızca güvenlik meselesinden ibaret değil. Son yıllarda ülkede ciddi bir iç siyasi gerilim yaşanıyor. Hükümet politikalarına yönelik protestolar, yargı sistemi üzerindeki tartışmalar ve toplum içindeki kutuplaşma zaten önemli bir gerilim üretmiş durumda.

Böyle bir ortamda İran ile savaşın başlaması İsrail siyasetinde nasıl bir etki yaratır? Bu savaş hükümetin etrafında güçlü bir ulusal birlik mi oluşturur, yoksa zaten var olan siyasi çatlakları daha da mı derinleştirir?

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu için bu sorunun cevabı özellikle önemlidir. Çünkü İsrail siyasetinde güvenlik krizleri çoğu zaman liderlerin hem en güçlü siyasi avantajı hem de en büyük riski olmuştur.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkar. Savaşın ilk dönemlerinde toplumlar genellikle hükümetin etrafında kenetlenir. Ancak savaş uzadıkça ve maliyetleri görünür hale geldikçe aynı toplumlar hükümetleri daha sert biçimde sorgulamaya başlayabilir.

Peki bugün Amerika ve İsrail’de görülen toplumsal tepkilerin gerçekten büyüme ihtimali var mı?

Bu sorunun cevabı birkaç temel faktöre bağlı. Birincisi savaşın süresi. Eğer çatışma kısa sürede sonuçlanırsa toplumların tepkisi sınırlı kalabilir. Ancak savaş uzadıkça ekonomik ve sosyal maliyetler daha fazla hissedilmeye başlanır.

İkinci faktör ekonomik etkiler olacaktır. Savaşlar yalnızca cephede değil bütçelerde de hissedilir. Artan askeri harcamalar, enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve ekonomik belirsizlikler toplumların günlük hayatını doğrudan etkiler.

Üçüncü faktör ise insani maliyetlerdir. Savaşın görüntüleri modern dünyada gizli kalmaz. Sivil kayıplar, yıkılan şehirler ve yerinden edilen insanlar küresel kamuoyunun yanı sıra savaşın tarafı olan ülkelerin toplumlarında da güçlü bir tartışma yaratır.

Ancak bütün bu faktörlere rağmen şu soru yine karşımıza çıkar: Toplumların tepkisi büyüse bile siyasi liderler bu tepkiyi dikkate almak zorunda mıdır?

Modern demokrasilerde bile bunun otomatik bir mekanizma olmadığı görülüyor. Siyasi liderler çoğu zaman şu hesaplamayı yapar: Geri adım atmanın siyasi maliyeti mi daha büyüktür, yoksa savaşın devam etmesinin yaratacağı toplumsal baskı mı?

Eğer liderler geri adımın siyasi zayıflık olarak algılanacağını düşünürse, kamuoyu tepkisine rağmen politikalarını sürdürmeyi tercih edebilirler. Hatta bazı durumlarda savaş atmosferi iç siyasetteki sorunları arka plana iten bir araç haline bile gelebilir.

İşte bu nedenle bugün Amerika ve İsrail’de ortaya çıkan protestoların geleceği yalnızca sokaktaki kalabalığın büyüklüğüne bağlı değil. Aynı zamanda siyasi liderlerin bu tepkileri nasıl yorumladığına da bağlı.

Eğer bu tepkiler sınırlı bir kesimin itirazı olarak görülürse politika değişikliği beklemek zorlaşır. Ancak protestolar geniş toplumsal kesimlere yayılır ve savaşın maliyetleri daha görünür hale gelirse siyasi hesaplar da değişebilir.

Sonuçta savaşlar yalnızca cephede kazanılmaz ya da kaybedilmez. Savaşlar aynı zamanda toplumların sabrı ile siyasetçilerin hesapları arasında şekillenir. Bu nedenle bugün belki de sorulması gereken en temel soru şudur: Eğer bu savaş uzarsa ve toplumların tepkisi büyürse, siyasi liderler bunu gerçekten duymak zorunda kalacak mı? Yoksa modern siyasetin yeni gerçeği tam tersine mi işliyor: Toplum konuşurken iktidar duymamayı mı tercih ediyor?


© Yeniçağ