menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şiddetin Algoritması: Kod Satırlarındaki "Ebeveyn" nasıl bir nesil yetiştiriyor?

15 0
07.03.2026

Geçtiğimiz günlerde, İstanbul Çekmeköy’de 44 yaşındaki Biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik, ders anlattığı sınıfta 17 yaşındaki bir öğrencisi tarafından katledildi. Aylar öncesinden "Can güvenliğimiz yok" diyerek disiplin kurulunu uyarmış ama sesini duyuramamıştı. Bir lise öğrencisinin, adım adım bir cinayet planladığı ve öğretmenine kastettiği o anın arkasında, sadece psikiyatrik bir tablo ya da idari bir zafiyet mi var?

Yoksa o gencecik zihni empati yoksunluğuna, şiddetin sıradanlaşmasına ve sonu gelmez karanlık bir girdaba sürükleyen başka, "görünmez" bir faille daha mı yüzleşmeliyiz? Bizler, bir yandan kürsüde gençlerin gözünün içine bakarak ders anlatan, diğer yandan ekranın arkasında o algoritmaları inşa eden kişiler olarak, bu soruyu sormak zorundayız.

Evdeki o tanıdık manzarayı gözünüzün önüne getirin: Bir çocuk telefonu eline alıyor. Bir video, peşinden bir diğeri, sonra daha serti, daha uçlarda olanı... Ekranda akan o renkli dünyanın hemen arkasında, hiç uyumayan bir aktör çalışıyor: Bizim yazdığımız algoritmalar.

Bugün "algoritma" diyerek basitleştirdiğimiz şey, eskisi gibi masum bir öneri sistemi değil. Karşımızdaki yapı; çocuğun hangi videoda kaç saniye durakladığını hesaplayan ve dikkatini saniyeler içinde manipüle eden devasa, sürekli öğrenen bir ağ. Bu sadece teknik bir süreç değil; insan dikkati ve vicdanı üzerinde kurulan muazzam bir mühendislik tasarımı.

Kuşaklar boyunca çocukların dünyasını üç temel sacayağı şekillendirdi: Aile, okul ve sosyal çevre. Şimdi bu denkleme dördüncü, üstelik çok daha baskın bir aktör eklendi: Dijital platformlar. Bu yeni aktör çocuğa ahlaki bir rehberlik sunmuyor, şefkat göstermiyor, "bu kadar şiddet yeter" demiyor. Sadece öneriyor ve maruz bırakıyor.

Çünkü mutfakta, sistemin arka planında işler pedagojik kaygılarla değil; tamamen daha fazla tıklanma ve etkileşim hırsıyla yürür. Eğer bir çocuk; şiddet, zorbalık veya marjinal içerikler barındıran bir videoda birkaç saniye daha fazla kalıyorsa, sistem "Bu içerik çocuğun psikolojisini bozuyor" demez. "Bu içerik onu ekranda tutuyor" der ve şiddetin dozu artırılmış daha sert versiyonlarını önüne yığar. Sistemin tek amacı çocuğun ruh sağlığı değil, onu o ekranın karşısında bir saniye bile olsa daha fazla tutabilmektir.

Sonuç? Şiddetin normalleşmesi. Karşısındaki öğretmenin, acı çekebilen, canı yanan bir insan değil; tıpkı dijital oyunlardaki cansız bir figüran gibi algılanması. O 17 yaşındaki katilin soğukkanlılığının mayasında, saatlerce maruz kalınan o sentetik ve vicdansız dijital gerçekliğin payı yok mu sanıyoruz? Sürekli belirli bir şiddet ve kaos türüne maruz kalan bir çocuğun dünya algısı, o filtrenin içinde uyuşur.

İşte tam da bu yüzden faturayı sadece "çocuğun psikolojisi bozuktu" ya da "aile ilgilenmemiş" diyerek kesip kenara çekilemeyiz. Algoritmik şeffaflık, artık bir lütuf veya teknik bir detay değil; Fatma Nur öğretmen gibi canlarımızı korumak için acil bir kamusal zorunluluktur. Bu karanlık işleyişten çıkıp, platformları şu sorulara cevap vermeye zorlamalıyız:

Öneri sisteminizin çocuk profillerindeki ağırlık ve tercih kriterleri nelerdir?

Şiddete, radikalleşmeye ve empati yıkımına sürükleyen uç içeriklere giden yolu kesen acil durum frenleriniz var mı?

Daha fazla izlenme uğruna, bir neslin merhamet duygusunu nasıl bir veri setiyle siliyorsunuz?

Algoritmalara Karşı Evdeki Savunma Hattı: Aileler Ne Yapmalı?

Peki, platformlar bu şeffaflığı sağlayıp yasal denetimler gelene kadar biz ne yapacağız? Çocuklarımızı bu devasa makineyle baş başa mı bırakacağız? "Tableti yasakla, interneti kes" gibi işlevsiz tavsiyeleri bir kenara bırakıp, dijital çağın ebeveynleri olarak şu adımları atmak zorundayız:

Ekran Süresi Yanılgısından Çıkın: Mesele sadece "günde 1 saat" kuralı koymak değildir. Algoritmalar o bir saate, bir zihni zehirleyecek kadar çok veri sığdırabilir. Süreyi değil, içeriğin niteliğini denetleyin.

Çocuğunuzun Dijital Akışını İnceleyin: Çocuğunuzun telefonunu elinize aldığınızda karşılaştığınız ana sayfa, sistemin çocuğunuz için çıkardığı dijital kimlik kartıdır. Oraya düşen videolar giderek sertleşiyor mu? Sonu gelmez bir karanlığa mı girilmiş? O akış, çocuğunuzun iç dünyasının aynasıdır, onu okumayı öğrenin.

Sistemin İşleyişini Öğretin: Çocuklara izledikleri şeyin tesadüf olmadığını, bir sistemin onları ekranda tutmak için sürekli zayıf noktalarını aradığını anlatın. Onlara "Sistem senin dikkatini ve zamanını çalmak istiyor" diyerek farkındalık yaratın. Görünmez aktörü onlar için görünür kılın.

Algoritmanın Ezberini Bozun: Çocuğunuzla birlikte platformlarda bilinçli olarak farklı, sakinleştirici, öğretici ve tamamen zıt konular aratarak sistemin ezberini bozun. Makineye "hayır, sadece şiddet ve kaos izlemiyorum" mesajını vererek o karanlık döngüyü kırın.

Sanal Gerçekliği Hayatın Kendisiyle Yıkın: Çocuğunuzu ekranın uyuşturucu etkisinden çıkarıp acının, sevincin ve emeğin gerçek olduğu fiziksel dünyaya çıpalayın. Bir canlıya bakım vermek, fiziksel bir sporda ter dökmek, doğayla veya yardıma muhtaç birileriyle temas kurmak... Bu, şiddeti oyunlaştıran zihne karşı empatiyi yeniden inşa etmenin en güçlü yoludur.

Belki de odaklandığımız soruyu kökten değiştirmeliyiz. "Algoritmalar çocuklarımızı yetiştiriyor mu?" diye sormak yerine şunu sormalıyız: Çocuklarımızın dijital dünyasını kim tasarlıyor ve bu tasarımı kim denetliyor?

Evet, algoritmalar o bıçağı o çocuğun eline doğrudan tutuşturmuyor olabilir. Ama o bıçağı tutarken hissetmesi gereken dehşeti, korkuyu ve insanlığı yok ediyor; neyin "normal" olduğuna dair referans noktalarını çok güçlü bir şekilde parçalıyor.

Bu mimariyi sorgulamazsak, evdeki o sessiz düşmana karşı savunma hattımızı kurmazsak, bir gün çocuklarımızın dünyayı bizim inşa ettiğimizi sandığımızdan çok daha karanlık, acımasız ve sentetik bir pencereden izlediğini fark edeceğiz. Ve o gün geldiğinde, bu hafta Çekmeköy'deki o lise sınıfında olduğu gibi, mesele artık bir "teknoloji" meselesi değil; bedeli hayatlarla ödenmiş, çok geç kalınmış kanlı bir uyanış olacaktır.


© Yeniçağ