Post-liberal dünya ve Papa’nın genelgesi
Teknolojinin insan hayatının neresinde ve hangi işlevle konumlanacağına dair tartışmalar kadim bir konu. Felsefi düzeyde tema edinilen ve birçok ismin dahil olduğu bu tartışma, insan ve teknoloji ilişkisinin sınırlarına dair de epeyce bir şey söylüyor. Fakat bugüne kadar teknolojik yeniliklerinin sınırları ve hangi işlevleri yerine getirmesi gerektiğine dair etik ve yasal çerçeveler, ne yazık ki bir sınırlandırma mekanizması üretememiştir. Bu nedenle teknoloji zaman zaman insanlığın aleyhine olabilecek bir mantıkla araçsallaştırılmış ve teknolojinin zararlarından insanlığı koruyabilecek bir yapı üretilememiştir. Matbaanın icadından tutun da atom bombasına ve oradan da yapay zeka tartışmalarına genişleyen evrende, teknolojinin yarattığı tedirginlik hep ana tartışma konularından birisi olmuştur.
Bu tartışma alanları içerisinde teknolojinin geçirdiği dönüşümü teolojik ve felsefi perspektiften analiz eden eleştiriler önemli bir yer işgal etmiştir. Heidegger ile belirgin biçimde hissedilen bu eleştiri çizgisi, Hubert Dreyfus, Marshall McLuhan ve Neil Postman gibi isimlerin katkıları ile genişlemiştir. “Tekniğe İlişkin Soruşturma”da araçsal aklın yarattığı travmaya odaklanan Heidegger’i takip eden Dreyfus, modern dönemde internetin, insanlığın varlığını mekanikleştirdiğini ve insanı sadece veriye indirgeyerek varlıktan soyutladığını ifade etmektedir.
Dünyadaki her şeyi tüketim mantığı üzerinden araçsallaştıran bu akıl, Postman’ın eleştirilerinde teknolojinin tanrılaşması olarak tarif edilmekte ve teknolojinin adeta dinin yerini aldığı ve yeni tanrının da verimlilik ve istatistik olduğunu söylemektedir. İnsanı, kara ve optimizasyona indirgeyen bu teknolojik çizgi, liberal dünyanın bireye atfettiği sınırsız haz ve özgürlük duygusu ile evrim geçirmiş ve her şeyin mübah görüldüğü bir çizgide teknoloji de kontrolsüz biçimde araçsallaştırılmıştır.........
