Geçim krizine çözüm: Savaş tazminatı
Geçim meselesi artık rakamların, grafiklerin ve ekonomi programlarının ötesine geçti. Bugün Türkiye’de milyonlarca insan için hayat, ay sonunu getirme mücadelesinden çıkıp bir tür hayatta kalma sınavına dönüşmüş durumda.
İşte tam bu noktada sokaktan yükselen bir ifade var ki, sadece bir şikâyeti değil, bir ruh halini anlatıyor: Savaş tazminatı.
Bu ifade tesadüf değil. Çünkü toplum kendisini ekonomik olarak bir savaşın içinde hissediyor.
Market raflarında, kira sözleşmelerinde, faturaların ucunda verilen bir mücadele bu. Asgari ücretli çalışıyor ama yetmiyor. Emekli yaşıyor ama geçinemiyor. Memur maaş alıyor ama ay ortasında tükeniyor.
Bu tablo artık klasik bir enflasyon tartışmasıyla açıklanabilecek noktayı çoktan aştı.
Peki ne oldu da Türkiye bu noktaya geldi?
Ekonomi yönetimi uzun süredir “program işliyor” diyor. Enflasyonun düşeceği, dengelerin kurulacağı, sabır gerektiği anlatılıyor. Ancak sokakta karşılığı olan gerçeklik bambaşka.
Çünkü vatandaş gelecekte düzelecek bir tabloyu değil, bugün yaşadığı sıkışmayı hissediyor. Ve o sıkışma artık dayanılabilir sınırların dışına taşmış durumda.
“Savaş tazminatı” ifadesi tam da burada anlam kazanıyor.
Bu bir ekonomi politikası önerisi değil. Bu, toplumun devlete açık uyarısıdır.
“Ben bu şartlarda yaşamıyorum, mücadele ediyorum. Zamlar zincirleme geliyor, gelir eriyor. O zaman bana sadece maaş değil, kaybımın telafisini ver.
Ben bu şartlarda yaşamıyorum ama akaryakıt fiyatlarına yapılan artışlar, zam fırtınası olarak olmayan bütçelerimizi patlatacak.
Hayatta kalmak için mücadele ediyoruz. O zaman bana normal bir ücret değil, bu şartların telafisini savaş tazminatı olarak ver.”
Bu talep aynı zamanda çok tehlikeli bir eşiğe işaret eder. Çünkü bir toplum kendisini “idare edemeyen fakir” olarak değil de “bitik” olarak tanımlamaya başladıysa, orada ekonomik kriz sosyal krize dönüşmüş demektir.
Ankara’da bu ses duyuluyor mu?
Kulislerde ekonomi programına yönelik eleştirilerin arttığı konuşuluyor. Özellikle yerel seçim sonuçlarının ardından, ekonomik sıkılaşmanın siyasi maliyeti daha açık tartışılır hale geldi.
Ancak buna rağmen mevcut programdan geri adım sinyali yok. Bu da şu soruyu büyütüyor: Ekonomi yönetimi mi toplumu zorlayacak, yoksa toplum mu siyaseti zorlayacak?
Asıl kırılma noktası tam da burada başlıyor.
Çünkü tarih gösteriyor ki Türkiye’de ekonomik krizler sadece ekonomik sonuçlar doğurmaz. Siyasi dengeleri değiştirir, güç haritalarını yeniden çizer, yeni aktörleri öne çıkarır.
Bugün yaşanan da tam olarak budur. Geçim krizi sadece cebin meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan siyasetin merkezine yerleşmiştir.
“Savaş tazminatı” ifadesi bu yüzden önemlidir. Bu bir slogan değildir. Bu, toplumun geldiği ruh halinin özetidir. Ve bu ruh hali görmezden gelinirse, mesele sadece maaş artışıyla çözülecek bir başlık olmaktan çıkar.
Bugün Türkiye’nin önünde net bir gerçek var. İnsanlar artık sadece daha fazla kazanmak istemiyor.
Yaşadıkları kaybın telafi edilmesini istiyor. Bu da klasik ekonomi politikalarının ötesinde bir sosyal denge arayışına işaret ediyor.
Sonuç olarak mesele şudur: Eğer bir ülkede milyonlar “bittik geçinemiyoruz” demeye geçtiyse, orada artık sadece ekonomi değil, sistem de sorgulanmaya başlar.
Ve belki de asıl soru şudur:
Türkiye bir ekonomik program mı uyguluyor, yoksa adım adım bir toplumsal çöküşe mi sürükleniyor?
