menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İRAN’dan yayılan his

7 0
24.02.2026

Ortadoğu’da son yılların en gürültülü ama aynı zamanda en sisli başlıklarından biri, İsrail ile İran arasında yaşanan ve bazı çevrelerin “12 gün savaşı” diye andığı gerilim. Resmî açıklamalar, karşılıklı propaganda ve kontrollü sızıntılar arasında gerçeğin nerede başladığını, nerede bittiğini kestirmek kolay değil. Fakat kulislerde dolaşan bazı değerlendirmeler, görünen tablonun arkasında daha karmaşık bir hikâye olabileceğini düşündürüyor.

Önce şu sorudan başlayalım: Gerçekten kim kazandı?

Dışarıdan bakıldığında İsrail’in askeri kapasitesi ve teknoloji üstünlüğü üzerinden kurulan bir anlatı var. Ancak diplomasi kulislerinde ve güvenlik çevrelerinde farklı şeyler fısıldanıyor. Bu görüşe göre, çatışmanın ilk günlerinde İsrail tarafında ciddi altyapı ve güvenlik hasarları oluştu. Fakat bunların önemli bir kısmı dünya kamuoyuna tam yansımadı.

Bu iddia doğruysa ikinci soru kendiliğinden geliyor: Neden?

İsrail uzun zamandır caydırıcılık algısı üzerine kurulu bir güvenlik mimarisine sahip. Eğer ciddi zafiyet görüntüsü oluşursa bunun sadece İran’ı değil, bölgedeki diğer aktörleri de cesaretlendirebileceği düşünülüyor. Bu yüzden hasarın sınırlı gösterildiği ya da iletişim stratejisiyle perde arkasında tutulduğu konuşuluyor.

Bir başka kritik mesele ise şu: İsrail gerçekten tek başına İran’a karşı büyük bir saldırı başlatabilir mi?

Kulislerde bu soruya verilen cevap çoğunlukla hayır. Çünkü İran yalnızca bir ülke değil, aynı zamanda bölgeye yayılmış bir ağ. Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e uzanan yapıların hepsi aynı denklem içinde görülüyor. Böyle bir durumda Washington yönetimi fiilen devreye girmeden geniş çaplı bir operasyonun sürdürülebilir olmadığı iddia ediliyor.

Burada işin içine küresel rekabet de giriyor.

Son dönemde İran’ın Rusya ve Çin ile ilişkilerini hızlandırdığı sık sık dile getiriliyor. Resmî açıklamalar genelde diplomatik bir dil taşısa da güvenlik çevrelerinde askeri teknoloji, mühimmat ve istihbarat alanlarında daha derin bir iş birliğinin oluştuğu konuşuluyor. Bu destek ne kadar büyük? Ne kadar sembolik? İşte asıl tartışma da burada başlıyor.

Bazı analistler İran’ın özellikle hava savunması ve füze kapasitesi konusunda son yıllarda belirgin bir ilerleme kaydettiğini söylüyor. Bu ilerlemenin arkasında Moskova ve Pekin hattının payı olup olmadığı ise hâlâ net değil. Ancak şu soru sık sık soruluyor: Eğer bu destek sınırlıysa bile, sadece siyasi mesaj olarak bile caydırıcılık üretmeye yetiyor mu?

İran iç siyasetindeki gelişmeler de bu denklemde önemli.

Son dönemde İran yönetiminin ülke içindeki bazı radikal yapıları tasfiye ettiği, özellikle yabancı kökenli militan ağlarına yönelik operasyonlar yaptığı iddiaları güvenlik raporlarına yansıdı. Afgan gruplar, radikal selefi yapılar ve farklı milis ağları üzerine yürütülen bu operasyonların iki amacı olduğu söyleniyor: iç güvenliği sağlamlaştırmak ve dışarıya “kontrol bizde” mesajı vermek.

Bu gerçekten işe yaradı mı?

İran toplumunda uzun süredir ekonomik kriz ve siyasi baskı nedeniyle ciddi bir memnuniyetsizlik olduğu biliniyor. Ancak dış tehdit algısı yükseldiğinde toplumların iktidar etrafında toplanma eğilimi de güçlüdür. Son gelişmelerin İran yönetimi açısından kısmi bir toparlanma sağladığını düşünenler var.

Burada ilginç bir psikolojik faktör daha devreye giriyor.

İranlı muhalif çevrelerin bir kısmının çözüm olarak yeniden Şah dönemini gündeme getirmesi, bazı analistlere göre ters etki yaratıyor. Çünkü İran toplumunun önemli bir bölümü için monarşi geçmişe dönüş anlamına geliyor. Bu nedenle mevcut yönetime itiraz eden bazı kesimlerin bile “alternatif bu mu?” sorusunu sormaya başladığı ifade ediliyor.

Peki bütün bu tablo bir saldırı ihtimalini azaltıyor mu, yoksa artırıyor mu?

İşte asıl kritik soru bu.

Bazı güvenlik uzmanlarına göre Washington ve Tel Aviv hattı İran’ın güçlendiği algısının yerleşmesini istemiyor. Bu yüzden zaman zaman sınırlı operasyonlar veya örtülü hamlelerle dengeyi korumaya çalışabilirler. Fakat doğrudan büyük bir saldırı bambaşka sonuçlar doğurabilir.

Çünkü İran’ın uzun süredir dile getirdiği bir strateji var: savaşı genişletmek.

Bu strateji tam olarak ne anlama geliyor?

İran’ın askeri doktrininde çatışmanın tek cephede kalmasına izin vermemek önemli bir yer tutuyor. Yani saldırı sadece İran topraklarında kalmayabilir. Irak’taki Amerikan üsleri, Doğu Akdeniz’deki dengeler, Körfez’deki enerji hatları, hatta Kızıldeniz bile bir anda denklemin parçası haline gelebilir.

Bu gerçekten göze alınabilecek bir risk mi?

Bazı çevreler bunun bir blöf olduğunu düşünüyor. Ancak İran’ın yıllardır bölgeye yaydığı vekil güçler ve füze kapasitesi dikkate alındığında tamamen boş bir tehdit olmadığı da söyleniyor. Özellikle enerji yolları üzerinden oluşacak bir kriz, küresel ekonomiyi doğrudan etkileyebilir.

O zaman şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Büyük güçler gerçekten böyle bir savaşı ister mi?

Rusya açısından bakıldığında Ortadoğu’da Amerikan etkisini sınırlayan her gelişme stratejik değer taşıyor. Çin ise enerji güvenliği ve ticaret yolları nedeniyle bölgedeki istikrarsızlıktan zarar görse bile İran’ın tamamen kaybetmesini de istemeyebilir. Bu yüzden iki ülkenin de açık bir savaş yerine kontrollü bir gerilimden yana olabileceği yorumları yapılıyor.

Ama tarih bize başka bir şey de öğretiyor: savaşlar bazen planlanarak değil, yanlış hesaplarla çıkar.

Bir füze, bir suikast, bir yanlış istihbarat raporu… Ve bir anda herkes kendini istemediği bir savaşın içinde bulabilir.

Bugün kulislerde konuşulan asıl mesele de bu aslında. Kimse büyük bir savaşı açıkça savunmuyor. Fakat herkes buna hazırlık yapıyor.

İsrail gerçekten düşündüğü kadar güvende mi?

İran gerçekten içeride sanıldığı kadar kırılgan mı?

Washington yönetimi yeni bir Ortadoğu savaşını kaldırabilir mi?

Moskova ve Pekin bu denklemde ne kadar ileri gider?

Ve belki de en kritik soru: Bölge bir kıvılcımı kaldırabilecek durumda mı?

Bu soruların hiçbirinin net cevabı yok. Ama kesin olan bir şey var: Ortadoğu’da sessizlik çoğu zaman fırtına öncesi bir ara dönemdir. Bugün yaşananlar da belki tarihin dönüp tekrar bakacağı bir eşik olabilir. Çünkü bazen savaşlar cephede değil, önce kulislerde başlar.


© Yeni Ankara