Yeni dünyanın her zamanki sessiz aktörü İngiltere
Yeni dünya düzeni konuşulurken, “sessiz İngiltere”nin son gelişmelerde nerede durduğunu sormak gerekiyor. Aslında başından beri görünen bazı temel noktalar var: İngiltere, Çin’in zarar görmesini istemiyor. Çünkü siyasi ve stratejik yatırımlarının önemli bir kısmını yeni yüzyılda Çin üzerine kurmuş durumda. Bu nedenle Anglosakson dünya içinde, özellikle ABD ile Birleşik Krallık arasındaki ayrışmayı doğru okumak büyük önem taşıyor.
İran meselesine baktığımızda, İngiltere’nin konumu daha da dikkat çekici hâle geliyor. Siyonist İsrail yapısı, İngiltere açısından da işlevsel araç olmayı sürdürüyor. Londra-Pekin hattı ise yeni dönemde İngiltere için vazgeçilmez bir eksen olarak öne çıkıyor. Bu yüzden İran meselesinde “sessiz İngiltere”yi görmezden gelmek mümkün değil. Savaşmadan kazanan ve istediğini elde eden İngiliz aklının, sahnede yine dolaylı biçimde yer aldığını görüyoruz.
Siyonizm ve İsrail modeli, küresel aklın tarih boyunca kullandığı araçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Orta Doğu’da İsrail’i bir devlet olarak kuran, onu destekleyen ve siyonizmin gelişmesine zemin hazırlayan güçleri unutmadan bugünü okursak, daha sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü, Çarlık Rusya’sı ve Alman İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesini sağlayan güç dengelerini hesaba katarak yapılan okumalar, bugünü anlamlandırmada daha isabetli olacaktır...
İran’ın son yüz yılı ise başlı başına bir analiz alanı sunuyor. İran’ın sosyolojik yapısı ve Şii geleneği üzerine akıl üreten aktörleri doğru konumlandırmak gerekiyor. Pehlevileri iktidara taşıyan kimdi, ardından onları sürgüne gönderen hangi güçtü? İsrail’in kuruluş süreci nasıl şekillendi, bölgede nasıl bir düzen tasarlandı ve bugün hangi yeni süreç teşvik ediliyor?.. Bu sorulara verilen cevaplar çoğu zaman çelişkili olsa da, büyük resmin parçalarını anlamak açısından önemlidir.
Son gelişmeler, İran’ın aslında tek başına olmadığını bir kez daha gösterdi. Görünen ve görünmeyen desteklerin yanı sıra, halkın direniş motivasyonu da sürecin ateşkesle sonuçlanmasında etkili oldu. Ancak bu durumun kalıcı olup olmayacağını, büyük güçler arasındaki hesaplaşmanın yönü belirleyecektir.ABD ile Çin arasındaki rekabet ve buna paralel olarak ABD ile İngiltere arasındaki çıkar farklılıkları, bu sürecin rengini tayin edecek temel unsurlar arasında yer alıyor...
Bu noktada Donald Trump’ın yaklaşımı da dikkati çekiyor. Trump, bu dönemde İsrail’i açık bir ortak olarak konumlandırdı. Ancak Trump’ın tek başına hareket etmediği, onu iktidara taşıyan güçlerle birlikte hareket ettiği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. ABD’de kökten dinci Hristiyan yapının siyasette daha görünür hâle gelmesi, tarihsel olarak farklı ideolojik motivasyonlarla yürütülen savaşlar arasında benzerlik kurulmasına yol açıyor. Bu durum tesadüf mü, yoksa bilinçli bir yönlendirme mi, tartışmaya açık...
İran’a döndüğümüzde, hatlar, koridorlar ve enerji kaynakları üzerindeki mücadelenin merkezinde yine büyük güçleri görüyoruz. İngiltere, bu süreçte sessiz görünse de sahnenin dışında değil. Yalnızca tek bir perspektiften bakıldığında bile, Pakistan’ın devreye girmesiyle birlikte Çin’in görünür rolüne karşılık, İngiltere’nin daha geri planda fakat etkili bir pozisyon aldığı anlaşılıyor. Çünkü İngiltere, sürecin sonunda Çin üzerinden şekillenecek bir düzenin kazançlı çıkmasını istiyor.
Rusya-Ukrayna hattında son derece aktif olan İngiltere’nin, İran meselesinde neden daha sessiz kaldığı da bu çerçevede anlam kazanıyor. Anglosakson dünyanın günün sonunda hangi çıkarlar etrafında birleşeceğini ise büyük ölçüde ABD ile Çin arasındaki mücadelenin sonucu belirleyecek.
Bu nedenle İran meselesini değerlendirirken, yalnızca görünen aktörlere odaklanmak yeterli değildir. Küresel sistem içinde İran’ın nereye konumlandırılmak istendiğini anlamak gerekir. İsrail lobisinin gücü ve siyonizmin küresel ölçekteki etkisi yadsınamaz; ancak tarih boyunca “doğal” görünen pek çok yapının, aslında küresel düzenin işleyişinde birer "araç" olarak kullanıldığını da unutmamak gerekir.
Sonuç olarak, dünya yeniden şekillenirken yalnızca açık çatışmalara değil, sessizce yürütülen stratejilere de dikkat etmek gerekiyor. İran meselesinde sahada görünenler kadar, görünmeyen aktörlerin de belirleyici olduğu açıktır. Çünkü savaşlar yalnızca cephede değil, masada da kazanılır. Ve her zaman olduğu gibi, bu süreçte de masaya oturabilenler, ya savaşın içinde galip olanlar ya da onu yönlendirebilenler olacaktır...
Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…
