menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Berlinale Günlüğü: Siyaset, Sessizlik ve Konum Alma

23 0
15.02.2026

Berlinale’nin açılış filmi yalnızca bir film değildir; festivalin o yıl dünyaya nasıl bakmak istediğinin ilanıdır. Bu yıl o ilanı taşıyan film; “No Good Men”.

Berlinale’nin açılış filmi yalnızca bir film değildir; festivalin o yıl dünyaya nasıl bakmak istediğinin ilanıdır. Bu yıl o ilanı taşıyan film; “No Good Men”.

76’ıncı Berlinale başlar başlamaz siyaset tartışmasının içine düştü. Jüri başkanı Wim Wenders’in “Sanatçılar siyasetin dışında kalmalı…” sözleri festival çevresinde geniş yankı uyandırdı. Hint yazar Arundhati Roy, jürinin Gazze’ye ilişkin açıklamalarını “vicdansızca” bularak festivalden çekildiğini duyurdu. Tartışma büyürken, Türkiye’den Altın Ayı için yarışan Emin Alper de Wenders’in sözlerine açıkça karşı çıkarak bu yaklaşımı kabul etmesinin mümkün olmadığını dile getirdi.

Jüri başkanı Wim Wenders’in düşüncesinin aksine, Berlinale uzun yıllardır “politik festival” kimliğiyle anılıyor. Bu nedenle sanatın siyasetle ilişkisine dair böylesi bir tartışma, yalnızca bir polemik değil; festivalin kendini nasıl konumlandırdığına dair bir kriz anına da dönüşmüş durumda.

Tam da bu atmosferde programdaki seçkileri izlemek için salonlarda yerimizi aldığımızda, ister istemez durumu başka bir gözle okuma gereksinimi de ortaya çıkıyor.

Bu noktada, Berlin merkezli bağımsız bir uluslararası satış ve yapım şirketi olarak son yıllarda Avrupa festival haritasında dikkat çekici bir ağırlık kazanan ve özellikle Berlinale ile kurduğu güçlü bağ sayesinde yalnızca bir satış ajansı olmaktan çıkıp festival dolaşımını şekillendiren şirketlerden biri haline gelen WOLF’ün Berlinale haritasına bakmak anlamlı. Çünkü şirketin Berlin’de temsil ettiği filmler, tam da kimlik, devlet, şiddet, göç ve tarih gibi politik eksenlerde yoğunlaşıyor.

Bu kapsamda WOLF’ün temsil ettiği yapımlar üzerinden Berlin haritasına bakıldığında belirgin bir strateji görülüyor: Açılışta politik-romantik bir film, Panorama’nın açılışında kuşaklar arası ve göç temalı bir aşk hikayesi ve güncel Alman sağının içyüzünü hedef alan bir hukuk draması, yarışmada kimlik ve tarih eksenli bir dönem filmi ve sömürge geçmişine bakan Avustralya anlatısı… Coğrafyalar farklı ama ortak bir zemin var: Kimlik, devlet, aidiyet ve kırılganlık.

Berlinale’nin açılış filmi her zaman bir mesaj taşır. Bu yıl o mesajı taşıyan film; “No Good Men”. Yönetmenliğini Shahrbanoo Sadat’ın üstlendiği film, 2021 Afganistan’ında, Taliban’ın geri dönüşünden hemen önceki son günlerde geçiyor. Kabil’in ana televizyon kanalındaki tek kadın kameraman Naru’nun hikayesi üzerinden hem bir aşk ihtimalini hem de bir ülkenin kapanan ufkunu izlettirmeyi vaat ediyor.

Berlinale’nin bu filmi açılışa seçmesi tesadüf değil. Politik arka planı güçlü ama tonu yalnızca karanlık olmayan; mizah ve romantizmi de içine alan bir anlatı. Festivalin son yıllarda giderek belirginleşen eğilimi burada da görülüyor: Politik olan ile kişisel olanı birbirine yaslamak.

Panorama’nın açılışı ise “Only Rebels Win” ile gerçekleşiyor. Danielle Arbid’in filmi, Beyrut’ta ırkçılık ve sınıf gerilimi içindeki bir aşkı merkeze alırken kuşak, sınıf ve kimlik sınırlarını zorlayan bir hikaye anlatıyor. Başrolde Hiam Abbas var. Sudanlı genç ve belgesiz bir göçmenle, Filistin kökenli dul bir kadının ilişkisi, yalnızca iki karakterin değil, kırılgan bir ülkenin de portresine dönüşüyor. Film açıkça, melodram ile politik gerilim arasında yürüyor. Bu tercih, Panorama’nın yıllardır sürdürdüğü sosyal ve estetik cesaret çizgisiyle de örtüşüyor.

Panorama’da bir diğer dikkat çekici başlık ise Almanya’daki aşırı sağ şiddeti ve devlet kurumlarının kör noktalarını hedef alan “Prosecution”. Faraz Shariat’ın imzasını taşıyan film, aşırı sağ şiddetle yüzleşmeye çalışan bir devlet savcısını merkeze alıyor. Irkçı bir saldırıdan sağ kurtulan savcı Seyo Kim’in, kendi davasını üstlenmesi ve sistemin içindeki kör noktalarla mücadele etmesi, Almanya’nın güncel siyasal iklimine doğrudan temas eden bir anlatı vadediyor. Berlinale’nin Almanya içindeki toplumsal gerilimleri görünür kılma konusundaki ısrarı düşünüldüğünde, bu seçki yerini net biçimde buluyor.

Bu tablo, “sanat siyasetin dışında kalmalı” tartışmasının ortasında daha da çarpıcı hale geliyor. Çünkü seçkideki birçok film, tam tersine, siyasetin göbeğinde duruyor. WOLF’ün stratejisi de burada daha görünür hale geliyor: Politik içeriği olan ama anlatı düzeyinde erişilebilir, duygusal ve festival dostu formlara sahip filmlerle Berlin’de geniş bir alan kaplamak.

Yarışmadaki “Rose” ve “Wolfram” gibi tarih ve kimlik eksenli yapımlar da bu çerçevede okunabilir. Kimlik performansı, sömürge geçmişi, toplumsal aidiyet… WOLF’ün portföyü, güncel krizi doğrudan işleyen filmlerle, tarihsel alegori kuran yapımlar arasında dengeli bir dağılım sergiliyor.

Markus Schleinzer imzasını taşıtan “Rose”; tarihsel bir anlatı üzerinden kimlik performansı ve cinsiyet meselesini tartışmaya açıyor. Başrolde Sandra Hüller gibi Avrupa sanat sinemasının en güçlü yüzlerinden biri var.

Warwick Thornton imzasını taşıyan “Wolfram”; 1930’lar Avustralya’sında geçen hikayesi ile sömürge sınırında hayatta kalmaya çalışan çocuklar üzerinden hem tarihsel hem mitolojik bir alan açıyor. Thornton’un önceki filmleri düşünüldüğünde, sert bir coğrafya ile insani bir kırılganlığın yan yana geleceği tahmin edilebilir.

Dolayısıyla asıl mesele şu: Berlinale siyasetle arasına mesafe koymaya mı çalışıyor, yoksa tam tersine bu gerilimle var olmayı mı sürdürüyor? Ve bu tartışma sürerken, satış şirketleri nasıl pozisyon alıyor?

Böylesi bir programa bakınca ortaya tek bir eğilim değil, katmanlı bir yapı çıkıyor. Açılışta Afganistan, Panorama’da Beyrut ve Almanya, yarışmada Avusturya ve Avustralya, gece seçkisinde çağdaş beden politikaları… Berlinale 2026 edisyonunda hangi coğrafyalarla ve hangi gerilimlerle konuşmak istediğine dair güçlü bir ipucu veriyor.

Dolayısıyla WOLF’ün 2026 Berlin varlığı, net bir taraf ilanı değil belki ama siyasetin tamamen dışında kalma iddiasının fiilen mümkün olmadığını gösteren bir örnek. Çünkü temsil ettiği filmlerin büyük kısmı, tam da bugünün en sert politik başlıklarına temas ediyor.

Ama tablo yalnızca buradan ibaret değil…

Perspectives bölümündeki “Forest High”; yönetmen Manon Coubia ile birlikte ile birlikte anlatının yönünü başka bir düzleme taşıyor. Alp Dağları’ndaki bir dağ kulübesinde üç kadın arasındaki ilişki, kamusal tartışmaların yerine mekanın, atmosferin ve bakışın belirlediği bir alan açıyor. Burada siyaset sloganla değil, gündelik gerilimlerin dokusunda hissediliyor. Berlinale’nin ilk filmlere açtığı bu alan, festivale ekibinin yalnızca bugünüyle değil, yarınıyla da temas kurma isteğini gösteriyor.

Berlin son yıllarda gece kuşağını ciddiye alıyor, Dolayısıyla yine WOLF bu alanı da boş bırakmıyor. Berlinale Special Midnight programını oluşturan gece seçkisinde yer alan “Saccharine” ve yönetmen Natalie Erika James ise bir başka yön değişimini işaret ediyor. Tür sineması Berlin’de artık kenarda duran bir kategori değil; beden, arzu ve tüketim üzerine söz söylemenin farklı bir estetik yolu. Politik olanın kamusal alandan bedene, kolektif tartışmadan bireysel deneyime doğru yer değiştirdiği bir hat bu.

Böyle bakıldığında Belinale seçkisi tek bir ton üzerinden değil, farklı yoğunluklar üzerinden okunuyor. Berlin’in çok katmanlı yapısına uyum sağlayan bir dağılım bu; doğrudan politik anlatılar, içe dönük ilk filmler ve tür sinemasının karanlık enerjisi aynı festival içinde yan yana durabiliyor.

Belki de asıl mesele, bu başlıkların birbirini dışlamaması. Berlinale’nin tartışmalı atmosferinde WOLF’ün varlığı, sinemanın farklı biçimlerinin aynı zeminde dolaşabildiğini hatırlatıyor.


© Turkish Forum