Türkistan’ın Şah’ı
Asıl adı Muhammed Bahaeddin olan Şah-ı Nakşibend ailesinin bir tarafıyla Seyyid diğer tarafıyla ise Türk’tür. Doğup büyüdüğü Buhara, o dönemde Türk yurdu olarak bilinen bereketli Mâverâünnehir coğrafyasının kalbindeki bir cevherdir. Tarih sahnesinde Buhara, Türk-İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri olarak parıldamıştır. Bu kadim şehir, asırlar boyunca ilim ve irfanla anılmış, nice âlimler ve evliyalar yetiştirmiştir. İmam Buhârî’den, Yusuf Hemedânî’ye uzanan bir çizgide Şah-ı Nakşibend gibi ulu şahsiyetler, Buhara'yı Türkistan’ın manevi merkezi haline getirmiştir. Böyle bir şehirde dünyaya gelen Şah-ı Nakşibend, Türk kültürüyle iç içe büyümüş, Türk dilini, geleneğini, töresini özümsemiştir.
Onun sufilik anlayışı, halktan kopuk bir yaşam sürmek yerine, halkın içinde, onların gönlüne dokunarak yaşamak üzerine kuruluydu. O, farklı kıyafetler giyinip kendini ayrı göstermeyen, tekke köşesine çekilip toplumdan uzak durmayan bir yol inşa etmiştir. Bu yönüyle halkın gönlünde taht kurmuş, “Şah-ı Nakşibend” unvanıyla anılarak adeta Türk gönül dünyasının sultanlarından birisi olmuştur. Türk-İslam tasavvuf geleneğinde Nakşibendi ekolü, işte bu yüzden özel ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Aslında 'Şah-ı Nakşibend' lâkabı bile, onun gönüllere işlediği manevi nakşın bir ifadesi olarak görülmüştür.
Şah-ı Nakşibend’in kurucusu olduğu Nakşibendiyye ekolü, en büyük özelliğini Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmamak olarak belirlemiştir. Yani bir yandan aşkı, manevi coşkuyu yaşarken bir yandan da İslam'ın özüne aykırı hiçbir uygulamayı kabul........
