menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ali Akbar’ın madalyası ya da Tomas Fasulyeciyan

17 0
02.02.2026

Diğer

Konuk Yazar

02 Şubat 2026

Yarım asrı aşkın süredir Paris sokaklarında gazete satan Ali Akbar'a, Fransa’da kaybolmaya yüz tutan bir mesleğin simgesi olarak Cumhurbaşkanı Macron tarafından Ulusal Liyakat Nişanı verildi

Dünyanın şu hengamelerle alt üst olduğu bir dönemde beni en çok sevindiren, daha doğrusu düşündüren ‘olay’ın Fransa Devlet Başkanı Macron’un, 40 yıldır tanıdığım, elinden defalarca gazete aldığım, ayak üstü bir-iki söz ettiğim, sivri ve neşeli esprilerini duyup dinlediğim, Mitterand’ın her akşam oturup yemeğini yediği ve o sırada ‘radyodan’ haberleri dinlediği masa ve sandalyede otururken o ‘son imparator’la ilgili anılarını anlatan, kendi değerlendirmelerine göre ‘son gazete satıcısı’ Ali Akbar’a verdiği devlet nişanı olduğunu söyleyeceğim ve nedenlerini açıklayacağım ki, haberin eriştiği sıralarda son Paris ziyaretimin ardından zihnime takılan bir düşüncemi yazmaya hazırlanıyordum.

***

Neredeyse 50 yıla yakın süredir gidip geldiğim bu kenti her defasında belli bir ölçüde alışkanlıklarla ama daha çok yenilikler gözüyle görmeye çalıştım. Bir dönemde, belki yaşım daha genç olduğundan, bu kentin sonu gelemeyecek şekilde ürettiği yeniliklere bakardım ve Paris bitmeyen bir mekan olarak bana bu yönüyle çarpıcı gelirdi. Hala da öyle, yenilik aramaktan ve bulmaktan hiç vazgeçmedim. Gerçi Paris, bu niteliğiyle, ömrümün şimdi epey bir kısmını tutmuş bulunan New York değildi. İkisi arasında muazzam farklar vardı. Kıta Avrupa’sının ve Katolikliğin gelenekleriyle yoğrulmuş Paris’in, zaman zaman o köklerden geldiğini hatırlamakla birlikte, başlı başına bir serüven olan New York’la rekabeti olanaksızdı. Birisi yıkılanı korumakla diğeri korunanı yıkmakla meşguldü.

Paris seyahatinden hemen önce gittiğim ve son bir yıl içinde dört kez bulunduğum New York da artık o değişim hengamesini bir yana bırakıp binaları, köprüleri ve bilhassa dökülen metrolarıyla ‘aynı kalan’, değişmeyen bir kent manzarası sunuyor ama, mekanlarının dönüşüm hızına dünyanın başka bir şehrinin yetişmesi, erişmesi hala mümkün değil. Galiba en doğrusu, kültürel üretim ve yaşama devinimi bakımından New York’u başka bir kentle mukayese etmemek. İki şehir arasındaki farkın bu bakımdan

gitgide açıldığını belirtmek gerek. Paris, Fransızların meşhur lafıyla daima Paris olarak kalmaya devam ediyor. New York’sa kendisiyle boğuşmayı bir namus gibi benimsemiş durumda.

***

Gerçekten öyle. Eğer Paris söz konusuysa, ortada, bilhassa alışkanlıkları itibariyle, değişmeyen demesem bile aynı kalan, kalmaya çalışan, kendi yaşama biçimini korumak bakımından direnen bir şehir ve insanları var. Ben, son yıllarda, maalesef, zorunlu nedenlerle şehrin fazlasıyla sevdiğim daha meçhul kesimlerinde değil, genellikle burjuvaların yaşadığı mahallelerde barınıyorum. O bakımdan da gözlemlerimi sabit bir temelde yapıyorum- ceteris paribus.

Walter Benjamin’in artık ezberlenen tanımıyla 19. yüzyılın başkenti olan bu şehrin en önemli özelliği ‘merkezsiz’ bir şehir olmasıdır. Yerleşim planlaması açısından şehrin hiçbir mahallesi diğer herhangi bir mahalleden farklı değildir, her mahallede, kafeler, restoranlar, tütüncüler aynı düzen içindedir. Buna karşılık ve çok doğal olarak, insan dokusu bakımından mahallelerin kendi aralarında ciddi farklar vardır.

Özellikle son zamanlarda yoksulluğun en yeni biçimi olan uluslararası göç burjuva mahallelerinin dışındaki kesimleri (hatta o ‘masun’ sayılan bölgeleri de) her bakımdan değiştiriyor ki, Paris, kendi tabirleriyle ‘denizaşırı ülkeler’den gelenlerin (bu adlandırmayla eski kolonilerini kastederler........

© T24