menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

BİR TOPLUM NE ZAMAN ÇÜRÜR

6 0
27.10.2026

Ahlakın sustuğu, adaletin yorulduğu, vicdanın yalnız bırakıldığı yerde…

Bir toplum bir sabah uyanıp da çürümüş olmaz. Çürüme, çoğu zaman kimsenin önemsemediği küçük tavizlerle başlar. Bir haksızlığın görmezden gelinmesiyle, bir yalanın işimize geldiği için affedilmesiyle, bir suçun failine değil tarafına bakılmasıyla… Sonra yanlış, yanlış olmaktan çıkar; alışkanlığa dönüşür. Alışkanlıklar büyür, vicdanlar susar ve bir gün herkesin şikâyet ettiği düzenin içinde, herkesin kendine göre bir bahanesi olduğu görülür. Bir toplumun çöküşü, kötülüğün çoğalması kadar, iyiliğin direnme gücünü kaybetmesiyle de başlar. Bugün kendimize sormamız gereken soru yalnızca ülkenin nereye gittiği değildir.

Biz, bu ülkenin nereye gitmesine izin veriyoruz?

Çünkü toplum dediğimiz şey, uzaktan seyredilen kalabalıklar değildir. Toplum; evinde çocuğuna nasıl davrandığımız, iş yerinde hakkı nasıl gözettiğimiz, sokakta güçsüzü nasıl karşıladığımız, bir haksızlık gördüğümüzde başımızı çevirip çevirmediğimizdir. Herkesin büyük meseleler karşısında söyleyecek bir sözü olabilir. Fakat insanın gerçek karakteri, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde verdiği kararla ortaya çıkar. İnsan, kendisine hiçbir fayda sağlamayacak olsa bile doğru olanı yapabiliyorsa ahlak orada başlar.

Çürüme nasıl görünür hale gelir?

Toplumsal çürüme yalnızca büyük yolsuzluklarda, ağır suçlarda veya açık adaletsizliklerde ortaya çıkmaz. Bazen bir sıraya kaynak yapmakta, tanıdık aracılığıyla işini öne aldırmakta, başkasının emeğini kendine mal etmekte, yanlış bilgi yaymakta, torpili “işini halletmek” diye masumlaştırmakta görünür. Bir toplumda insanlar kurallara uyanları saf, dürüst davrananları beceriksiz, hakkını arayanları sorun çıkaran kişiler olarak görmeye başladığında çürüme derinleşir. Çünkü o noktada yalnızca yanlış davranışlar çoğalmaz; doğru davranışlar da değersizleştirilir. Çürümenin en tehlikeli biçimi, kötülüğün kötülük olarak görülmemesidir. İnsanlar haksızlığı savunmaya başladığında, yalanı “zorunluluk”, kayırmacılığı “yardım”, suskunluğu “tedbir”, korkaklığı “akıl” diye adlandırdığında toplumun ahlaki ölçüleri yerinden oynamış demektir. Bir başka tehlike de dilin değişmesidir. Yolsuzluk “usulsüzlük”, baskı “disiplin”, ayrımcılık “tercih”, liyakatsizlik “uyum”, hesap sormak ise “düşmanlık” diye sunulmaya başlandığında gerçekler kelimelerin arkasına saklanır.

Oysa bir toplumun kendini koruyabilmesi için önce yanlışın adını doğru koyabilmesi gerekir.

Çocuklara başarıyı öğretirken insan olmayı unuttuk mu?

Çocuklarımızın iyi okullarda okumasını, yabancı dil öğrenmesini, sınavlarda başarılı olmasını, iyi mesleklere sahip olmasını istiyoruz. Onların geleceği için gecemizi gündüzümüze katıyoruz. Daha iyi bir hayat yaşasınlar, kimseye muhtaç olmasınlar, ayakları üzerinde dursunlar diye çabalıyoruz.

Peki, bütün bunları yaparken onlara dürüst olmayı, başkasının hakkına saygı duymayı, güçsüzü ezmemeyi, haksız kazançtan utanmayı ve hata yaptıklarında özür dilemeyi yeterince öğretebiliyor muyuz?

Bir çocuğa kazanmayı öğretip kaybedene saygı duymayı öğretmezsek, başarıyı öğretip dürüstlüğü unutturursak, bilgiyle donatıp vicdanını geliştirmezsek nasıl bir gelecek hazırlıyoruz?

Diploması olan ama adalet duygusu olmayan; makam sahibi olan ama sorumluluk taşımayan; çok konuşan ama başkasının acısını duymayan insanlar yetiştirmek, eğitimin başarısı olabilir mi?

Ağaç yaşken eğilir. Fakat ağacın nasıl büyüyeceğini yalnızca toprağı değil, gördüğü güneş, aldığı su ve çevresindeki şartlar da belirler. Çocuklar da böyledir. Onlara söylediklerimiz kadar yaptıklerımızı izlerler. Evde dürüstlüğü anlatıp dışarıda çıkarımız için yalan söylüyorsak, adaleti savunup işimize gelmeyen haksızlık karşısında susuyorsak, çocuklarımıza verdiğimiz ders sözlerimizde değil, davranışlarımızda saklıdır.

Çocuklar bazen nasihatlerimizi değil, çelişkilerimizi miras alırlar. Onlara yalnızca “başarılı ol” demek yetmez. “Başarırken kimseyi ezme, yükselirken geride bıraktıklarının hakkını unutma, hata yaptığında sorumluluk al, gücün yettiğinde başkasını koru” demeyi de öğretmeliyiz.

Çünkü başarı, insanlığın yerine geçtiğinde bir kazanım olmaktan çıkar; başkalarının kaybı pahasına elde edilen bir üstünlüğe dönüşür. Ve insanın içini en çok acıtan gerçekler… Yarınından endişe ettiğimiz çocuklara, bugünümüzün yanlışlarını normalleştirerek bir gelecek kuramayız. Vicdan, yalnızca başkasının başına gelen acıya üzülmek değildir

Bir insanın acısına üzülmek elbette kıymetlidir. Ancak vicdan, yalnızca gözyaşı dökmek değildir. Vicdan, o acının neden yaşandığını sorgulamak; mümkünse önüne geçmek; kendi çıkarımız tehlikeye girdiğinde bile haksızlığa ortak olmamaktır. Hepimiz adalet isteriz. Ta ki adalet bizim alışkanlıklarımızı, çevremizi, çıkarlarımızı veya savunduğumuz kişileri sorgulamaya başlayana kadar…

Kendi tarafımızın yanlışını görmezden gelip karşı tarafın yanlışını büyütüyorsak, haklıyı değil yakınımızı savunuyorsak, ilkelerimizi kişilere göre değiştiriyorsak savunduğumuz şey adalet değil, aidiyetimizin sağladığı rahatlıktır. Oysa adalet, insanın sevdiğine de sevmediğine de aynı ölçüyle bakabilmesidir. Doğruyu söyleyenin kim olduğuna değil, ne söylediğine; yanlışı yapanın hangi makamda bulunduğuna değil, ne yaptığına bakabilmektir.

Adalet düşüncesi, bir yerdeki haksızlığın başka yerlerdeki adaleti de tehdit eder. Çünkü haksızlık, yalnızca uğradığı insanı yaralamaz; onu görüp sessiz kalanların da dünyasını değiştirir. Bugün başkasının hakkı yenirken sustuğumuzda, yarın kendi hakkımızı savunacak bir ses bulamayabiliriz. İnsan bazen başkasının başına gelen felaketi uzaktan izler ve kendini güvende sanır. Oysa ateş düştüğü yeri yaksa da adaletsizliğin dumanı bütün toplumu sarar.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, bir gün herkesin kapısına dayanabilecek bir kötülüğe sessizce ömür vermektir.

Vicdanın sınandığı yer, herkesin aynı fikirde olduğu kalabalıklar değildir. Asıl sınav, çoğunluğun........

© Sonsöz