menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bizim caddelerimize bayram da gelecek!

12 1
11.01.2026

İvan Dimitriç’i hatırlıyorsunuz, değil mi? Canım, onu hatırlamasanız ya da benzeri ad çok diye hangisi olduğunu çıkaramasanız bile, doktorundan kendisini bırakmasını isteyip de, bunun hiçbir işe yaramayacağı yanıtını aldığında, buna ikna olan ve ne yapabileceğini soran hastayı bilirsiniz.

“Sizin durumunuzda yapılabilecek en iyi şey buradan kaçmaktır. Ancak, toplum kendini suçlulardan, ruh hastalarından ve genel olarak rahatsız insanlardan korumak istediği zaman baş edilemez olur. Bu yüzden geriye yapılabilecek tek bir şey kalıyor: Burada bulunmanız gerektiğine dair düşüncelerle kendinizi yatıştırmak.”

Doktor Andrey Yefimiç Ragin, buna bir süre de biçmişti. Madem hapishaneler ve tımarhaneler vardı, o zaman birileri de buralarda olmalıydı. Bu gibi yerlerin, pencerelerdeki parmaklıkların “uzak bir gelecekte” yok olacağı zamanı beklemeliydi. Ne zaman ki, buna eklediği “elbet bir gün”deki alaycı tonu sezmişti, işte hâlâ kendisini hatırlamasanız bile, iyi bildiğiniz o sözlerini, Dimitriç, ayaklarını yere vura vura o zaman söylemişti. “Şaka yapıyorsunuz” demişti önce olanca aklıyla, “ancak, şundan emin olabilirsiniz ki, efendim, daha iyi zamanlar göreceğiz! Kendimi amiyane bir yolla ifade etmiş olabilirim, bana güleceksiniz… Ancak, yeni bir hayatın şafağı ışıyacak, hakikat kazanacak ve bizim sokağımıza da bayram gelecektir!”

Belki o günleri kendisi göremeyecekti, “gebermiş” olacaktı ama, birilerinin torunlarının çocukları görecekti elbet! Onlar adına seviniyordu. Bu tiradı “Haydi ileri!” diye bitirtmişti Çehov.

Delinin tekiydi İvan Dimitriç. “Aklı ve kuralları” temsil eden doktoru, bir gün bu olsa bile boşa sevinmemesini, çünkü doğaları gereği insanların sonunun yine çivili tabut olacağını söylediğinde de “ya ölümsüzlük?” diye soracaktı. Deliydi işte, Anton Çehov’un, Çarlık Rusyası’nın alegorisi “Altıncı Koğuş”unda yatıyordu.

Peki ya, faşist işgal ordusunu “sosyalist anayurt”un adını taşıyan kentinde, Stalingrad’da durduran ve bunca yıkımın, bunca ölümün sonunda zaferi kazanacaklarına inancını, Çehov’un delisinden duyduğu sözlerle, radyodan dalga dalga, cephelerde mintan mintan yayan Stalin? Dememiş miydi o da, bir gün elbet caddelerinden bayramın geçeceğini? Alevlerin içinden, bir koğuşun çıplak zeminindeki sözle doğrulmamış mıydı kızıl ordu? Dikilmemiş miydi Reichstag’a çocukların bayram kurdelesi?

Stalingrad’da radyonun caddelere bayram geleceğini söylediği günlerde, cephede bunun için savaşan bir şair vardı. Onu da sevgilisine seslenişindeki, zafere, bayram coşkusunu yaşayacaklarına inancından bilirsiniz. “Bekle beni” der ya…

kimseler beklemezken bekle beni / ne bir mektup ne bir haber gelsin, ne çıkar, bekle beni / bekle beni döneceğim, bekle, yalnızca sen bekle beni…

Simonof, “tüm ölümlere inat, kendisini düşman ateşinden kurtaracak olan bekleyişle

döndükten sonra, anlarız ki, bu bir şairin, sevgilisine yazdığı dizeler değilmiş meğer. Caddelerimize gelecek bayram, cephede göğüs göğüse vuruşanlara sesleniyormuş. “Bekle” dediği, “umudunu diri tut” kodlamasıymış bir anayurda, “geçerken telgraf direklerini yeşerten selam” gibi.

bırak / beklemekten usanmış dostlarım umudu kesip / bir ateşin başında beni yâd edip içsinler / ama........

© soL