Avrupa sağının yeni silâhı: “İslamo-solculuk” tartışmaları ve hatırlattıkları
Avrupa sağı – bilhassa da sağın popülist ve ulusal muhafazakâr kanatları – 7 Ekim 2023’te önce Gazze’yle başlayan, akabinde Lübnan ve İran’la devam eden ABD-İsrail saldırganlığıyla içteki yeni propaganda stratejilerini netleştirmiş görünüyor : “İslamo-solculuk” (Fransızca Islamo-gauchisme, İngilizce Islamo-leftism) formülü üzerinden çok-boyutlu düşmanlaştırma.
Aslında kavram, yaygın yanılgının aksine, Fransa’da doğmadı.
1990’lı yılların ortalarında İngiliz Troçkist düşünür Chris Harman, İslâm’ın Marksistlerin sırtlarını yaslayabilecekleri bir “devrimci kuvvet”e zemin sunduğunu, bunun “anti-emperyalist” bir ortak cepheye dönüştürülebileceğini söyleyerek “İslamo-solculuğun” entelektüel tohumlarını serpiştiriyordu.
Elbette 1970’lerden itibaren Avrupa sathında Müslüman-devrimci sol ittifakını doğrudan yahut dolaylı yoldan savunanlar zaten vardı. O dönemlerde Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal girişimi esnasında karşılaştığı direnç ile İran Devrim kimi sosyalist çevrelerde heyecanlı kıpırtılar tetiklemişti. Ne var ki meselenin modern zamanlardaki kuramlaştırılmasının “0” noktası çoğunlukla Harman’a atfedilir.
Kavram Fransa’da doğmadı belki ve fakat kesinlikle Fransa’da – düşünür Pierre-André Taguieff eliyle – popülerleşti. Taguieff, 2002 yılında İslamo-solculuğu evvelâ anti-emperyalist mücâdelenin anti-Siyonizm’le kesişmesini tanımlamak için kullandıysa da takvimler 2020’lerin ilk demlerini gösterdiğinde kavram siyasallaşma safhasına girmişti bile.
Gerçekten de 2020 itibarıyla “İslamo-solculuk” artık jeopolitik açılımları olan bir çizgiden çok toplumsal siyâsetin çatışan dinamiklerini düzenlemeye yönelik bir kabuğa büründü. Buna göre “woke” karakterli sosyalist sol, gerek temsil bulduğu parti-dernek-sendikalarda gerekse elinin uzandığı üniversite-medya-bilim kurumları vasıtasıyla bu “ideoloji”yi meşrulaştırma güdüsüyle hareket ediyordu.
Entelektüel muhitle sınırlı ilk tartışma kıvılcımları, Fransız ulusal-sağlarının manevrasıyla hızla bir “politik basınç” unsuruna evrildi.
“İslamo-sol”, bir “ideolojik itham” metodu olarak bundan böyle solun göçmenler ve göçmenler üzerinden İslâm’la olan “örtülü” ortaklığını hedef almak üzere programlandı.
Dahası, bu sâyede üç-boyutlu bir strateji tatbik ediliyordu: Sosyalist solu toplum nezdinde “yabancılaştırmak-şeytanlaştırmak” (hatta “ajanlaştırmak” bile denebilir), göçmenlerin İslâmî-Müslüman kimliğine nispetle nakşedilen karşıtlıkla meseleyi “kültürel” düzleme taşımak ve İsrail’le dayanışmayı sıkılaştırmak suretiyle “eski iblislerinden” arınmak.
7 Ekim’le birlikte birinci aşamada Fransa’ya özgü olan bu “kavramsal popülerleştirme” dalgası, Avrupa’da bir “enternasyonal”i andıran ulusal-sağlar ağı üzerinden İspanya, Birleşik Krallık ve Hollanda gibi ülkelerde de kitleselleşme yoluna........
