İngiltere’nin yeni prensi: Harry Kane
Harry Kane hakkında konuşurken çoğu zaman rakamlar sözü ele geçiriyor. Oysa rakamların arkasında çok daha dikkat çekici bir hikâye var. On beş yılı aşkın süredir dünyanın en görünür futbolcularından biri olmasına rağmen tek bir skandalla anılmayan, çocukluk aşkıyla evli, dört çocuk babası olan, ruh sağlığı alanında kendi vakfını yöneten, askerî ve sağlık alanındaki girişimlere gösterişten uzak biçimde destek veren bir profesyonelden söz ediyoruz. Modern futbolun gürültülü ikliminde bu kadar uzun süre istikrarını koruyabilmek, attığı goller kadar büyük bir başarıdır.
Futbol tarihinin en büyük paradokslarından biri de burada başlıyor. İngiltere Millî Takımı tarihinin en golcü futbolcusu, Tottenham Hotspur tarihinin en golcü oyuncusu, Premier League ve Dünya Kupası’nda kazandığı Altın Ayakkabılarla adını elitler arasına yazdırmış bir santrfor, buna rağmen kendi kuşağının en az konuşulan büyük yıldızlarından biri olmayı sürdürüyor. Kariyerini baştan sona inceleyebilir, karakterinde ya da profesyonelliğinde bir kırılma noktası arayabilirsiniz. Bulacağınız şey büyük ihtimalle yine aynı disiplin, aynı çalışma ahlakı ve aynı güvenilirlik olacaktır.
Tottenham yılları onun karakterinin de futbolunun da laboratuvarıydı. Kulüp ekonomik olarak Avrupa devleriyle yarışamıyor, kadro kalitesi zaman zaman zirve mücadelesi için yetersiz kalıyordu. Buna rağmen Kane, yıllarca takımını sırtlayan isim oldu. Ceza sahasında bitirici, orta sahada bağlantı oyuncusu, gerektiğinde oyunu sakinleştiren lider, gerektiğinde savunmayı ilk başlatan pres oyuncusuydu. Mauricio Pochettino döneminde takımın hücum organizasyonunun merkezine dönüşürken, José Mourinho döneminde ise pas kalitesi ve oyun görüşüyle Son Heung-min’e hazırladığı goller yeni bir hücum modelinin temelini oluşturdu. Santrfor kimliği değişmedi; santrforun ne olduğu değişti.
Bayern Münih’e transferi ise farklı bir sınavdı. İngiltere’de yıllarca “çok gol atıyor ama kupa kazanamıyor” cümlesiyle değerlendirilen Kane, Almanya’da oyunun merkezine yerleşti. Bundesliga’nın yüksek temposuna ve önde baskı anlayışına uyum sağlamakta hiç zorlanmadı. Ceza sahasında bitiriciliğini korurken, geriye gelip oyunu kuran, kanat oyuncularını besleyen ve rakip savunmanın dengesini bozan rolünü daha da geliştirdi. Bayern’in topa sahip olma oyununda gol atan oyuncudan çok, hücumun ritmini belirleyen akla dönüştü. Bu rol, onun futbol zekâsının skor tabelasının çok ötesinde olduğunu yeniden gösterdi.
İngiltere Millî Takımı’nda ise başka bir sorumluluk üstlendi. Büyük........
