menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Hayırlı İşlerde Acele Etmek” ve KHK’lılar

18 0
12.03.2026

“Hayırlı İşlerde Acele Etmek” ve KHK’lılar

“Hayırlı İşlerde Acele Etmek” ve KHK’lılar

Madem ki elinde silah 40 yıldır devletle savaşan ve şimdi dağdan inen, siperinden çıkan, silah bırakanlara yönelik yasal düzenlemeler yapılacak, o halde gelin onlar için ürettiğimiz bu “barış” ve “güven” sürecinin kapısını KHK’lılar için de açalım. Gelin, mübarek Ramazanı KHK’lılar için bayram kılalım. On yıldır bekledikleri bir bayramı bu yıl onlara sunalım.

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.” (Nisa 58)

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.” (Nisa 58)

Başlıktaki hadis-i şerif, gündemimize Numan Kurtulmuş’un Meclis’in Milli Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu raporu sonrası, yasal düzenlemelerle alakalı Ramazan Bayramının hemen sonrasını işaret eden sözleriyle girdi. El-hak doğru; süreç daha fazla uzamadan bir an önce gerekli adımları atmak gerek.

Onun bu niyazı, -birazdan değineceğimiz üzere- acele edilmesi gereken başka gündemleri de hatırlattı. Hatta öyle ki o malum gündem aklımıza hadisle birlikte Maide Suresi 8. ayet-i kerimeyi de düşürdü ki aslında birey olarak da devlet olarak da toplum sağlığı açısından akıldan hiç çıkmaması gerekir:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya en yakın/uygun olandır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Mübarek Ramazanı idrak ettiğimiz bugünlerde, çaresizliğimizi yüzümüze vuran, iftar sofralarındaki lokmalarımızı kursağımızda bırakan, Ramazanın neşesi ve feyzine gölge düşüren Gazze gibi, Doğu Türkistan gibi coğrafyalar var. Maalesef buralardaki topluluklar için yapabileceklerimiz sınırlı. Ama bazı konular var ki tamamen bizim elimizde, bizim uhdemizde, bizlerin inhisarında. İşin gerçeği, bizzat bizim tarafımızdan siyasi tercih olarak sürdürülen geniş hukuksuzluklar yumağından söz ediyoruz ki, bunların en başında da 10 yıldır aralıksız bir beyin kanaması olarak devam eden KHK’lılar meselesi gelmekte. 

“Adaletli Olun; Takvaya En Yakın Olan Budur”

“Takva” kelimesini “adalet” ve “adil şahitlik” ile eş tutan bir kültüre sahibiz ama bir o kadar da bu kültürün uzağında bir pratik içindeyiz. Son 10 yıl da önceki marazlı dönemleri hiç aratmadı. Nice konuda “nas” bulduk (!) ama KHK’lılar konusunda bir türlü aynı mahareti gösteremedik. Covid yasalarından infaz düzenlemelerine kadar nice tavşan çıkardık şapkadan ama “Bir masumu haksız yere cezalandırmaktansa, yüz suçlunun aramızda gezmesi evladır” evrensel kaidesini çiğneye çiğneye bir hâl olduk. 

Aslında buradaki “takva” kelimesinin çağdaş karşılığı elbette evrensel hukuk normlarına uymaktan başkası değil ve maalesef bizler 10 yıldır “takva”dan uzak şekilde bu mağdurlar ordusuna, ana-baba-çocuk-yaşlı, aileleriyle birlikte milyonlarca insana vebalı muamelesi yaptık, yapmaya devam ediyoruz.

Onlar, uzunca bir süre sadece devletten değil, toplumun belli kesimlerinden de vebalı muamalesi gördüler. Desteğe en muhtaç oldukları dönemde yanlarında hiç kimseyi bulamadılar. Yalnızlığın en ağır şartlarını, maddi ve manevi ambargonun en şedit taraflarını tecrübe ettiler. Bu kutlu günleri onlar, Ramazanın ruhuna uygun şekilde 10 yıldır tadamadılar. Onlarca bayramı buruk, hüzünlü, sevdiklerinden uzakta geçirdiler. Adlarıyla bile hatırlanmadılar. Ya yüzbinlerle dolu bir listenin küçücük bir satırı oldular, ya bir istatistiğin içinde kaybolup gittiler, ya tek bir sayfalık dosya olmak oldu onların kaderi ya da iki dudağın arasından çıkan “şahitlik” adı altındaki müfteri hükümler. 

Ya öldükten sonra “işe iade hakkı” kazandılar ya da ailelerinin çektiği çilelere dayanamayıp genç yaşta intiharlar ve ölümler… Yani sadece “sivil ölümler”e düçar olmadılar, ülkedeki intihar oranı binde 4 iken, onlar arasında % 1’e ulaştı. Bizlerdeki “takva”nın eksikliği yüzünden geniş bir literatür oluştu onların halini resmeden. Tam 142 hak ihlalini 10 yıla sığdırdılar. Tapuda mal alıp-satamamak, sağlık hizmetinden faydalanamamak, kamudan atılıp özelde iş bulamamak, bankada hesap açtıramamak, kredi çekememek ve daha niceleri. Tam 142 konuda mahrumiyet.

Covid oldu, sistem onu karşılamakta zorlandı ama “Acaba KHK’lı sağlıkçılardan istifade edebirlir miyiz?” diye sorulmadı. Deprem oldu; eksikler yaşadık; “Acaba KHK’lı ehliyet-liyakat sahiplerinden bu felaket anlarında yardım alabilir miyiz?” diye de düşünülmedi. İçlerinde, “Mor Beyin” olarak bilinen ByLock skandalını ortaya çıkaran isimler bile oldu. Başka bir ülkede olsa vatanına, milletine hizmetinden ötürü “kahraman” ilan edilecek insanlar sdece görmezden gelinmediler, hak mücadelelerini uzunca süre sürdürmek zorunda kaldılar. Başka hukuk katliamları yaşanmasın, başka yuvalar perişan olmasın diye çok önemli bir hukuk delinini/gerçeğini ortaya çıkaran insanlar kimin umrundaydı ki! Bu konuları yakından takip edenler dışında hiç kimsenin haberi bile olmadı bu gelişmelerden.

10 yıl boyunca KHK’lılar birbirlerine sabır telkin ederken en fazla paylaştıkları şeylerden biri Bakara Suresi 153. ayeti oldu; “Allah, sabredenlerle beraberdir” mealindeki ayeti.

“Suçumuz Ne? Söyleyin de Kendimizi Ona Göre Savunalım”

Bu soru yıllarca o insanların boşluğa doğru savurduğu haykırışları oldu. Onlara sorsanız “keşke sadece işimizden edilmek olsaydı kaderimiz” diyeceklerdir sizlere. Unutulmak, hiç yoklarmış gibi davranılmak, seslerini duymamak için kulak tıkamak, haklarında anlatılan her ithama kutsal metin muamelesi yapmak… Oysa bir sabah uyandığınızda kendinizi “en suçlular listesi”nde görmek, “Suçumuz ne? Söyleyin de kendimizi ona göre savunalım” sorusunun yıllarca cevapsız kalması, delilsiz, mesnetsiz “hainlik” ithamının sadece soğuk devlet dosyalarının arasından değil, çevrede, toplumda bazen fısıltılarla, bazen “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” bilirkişisi edasıyla yüze vurulması nedir bilir misiniz? Keşke sadece “işleri” olsaydı ellerinden alınan. Bir iş bulup çalışırlardı. Oysa “mimli”, yani “damgalı” oldukları için pek çok kapı yüzlerine kapandı. SGK kayıtlarına, sicillerine işlendiği için hiç kimse iş vermeye yanaşmadı. Devletten atılmışlardı ama özel sektörde bile iş bulamamaları için bütün resmi koşullar seferber edildi. “Ağaç kökü yesinler” sözü hiç bu kadar bir devletin ve bir toplumun utancı olmamıştı tarihte. 

Nice belalar atlatırken bu toplum, “Acaba yok saydıklarımızdan, hukuksuzca ötelediklerimizden, hakkını-hukukunu çiğnediklerimizden bir özrü çok görmeyip şimdi kucaklaşabilir miyiz” diye düşüneduralım, bu hukuksuzluğun mimarları hep kuyruklarını dik tuttular. Onlara hayalet muamelesi yaptılar. Ülkenin sinerjisine katkı yapmaları gerektiği gerçeğinden hep uzak durdular. Dedim ya, dertleri keşke sadece işsiz kalmak olsaydı. Cenab-ı Hakkın Hz.Adem’den bu yana insanlığa bahşettiği; biz dünyaya gelmezden evvel de, geldikten sonra da “çiğnemeyin” dediği tüm haklar, tüm dokunulmazlıklar onlar söz konusu olduğunda çiğnenebildi.

Ne cürümler işlendi bu travmatik trajik sosyoloji üretilene kadar. Onlar söz konusuysa “suçtan kişiye gidilebildi”. Onlar söz konusuysa “masumiyet karinesi” rahatça çiğnenebildi. Onlar söz konusuysa koca kurumun başındaki koca bürokrat (OHAL Komisyonu Başkanı) “Komisyon kararları mahkeme karararının üstündedir” diyebildi. Onlar söz konusuysa “lekelenmeme hakkı” rahatlıkla çiğnenebildi. Mesela “suçlu” ilan edildiklerinde yayınlanan listeler öylece kaldı ortada, “suçsuzlukları” ortaya çıktığında hiç kimse onlar için özel listeler hazırlamadı. O halde şimdi iade-i itibarları gereği, “terörle itham edilerek” listelenen isimleri bütün kurumların kayıtlarından silinmelidir. Devletin hafızası olarak nitelenen ve yıllar sonra kişilerin, çocuklarının, yakın akrabalarının önüne çıkarılan, insanların mağduriyetlerini katmerleyen (tıpkı bu süreçte olduğu gibi) fişleme listelerinden KHK’lıların isimleri silinmelidir. Artık bugün şöyle düşünme ve eyleme vaktidir: Madem ki yıllarca devlet aklının marazlı şekilde işlemesine seyirci kalınmıştı, madem ki bu insanlara “merak etme bu günler geçecek sabret” diyenlerimiz oldu, öyleyse şimdi hem o devlet aklının hem de kadim devlet vicdanının geri gelişine mimarlık etmemiz gerekmiyor mu artık? Onların “Bir gün mutlaka” niyazına artık “Gün bugündür” diyerek karşılık vermemiz gerekmiyor mu? “Bitti çileleriniz. Evet yoruldunuz, yıprandınız. Evet belki tazmini mümkün değil yaşananların; o sünger çekmek istediğiniz geçmişinizi geri getiremeyiz ama en azından artık sizlere, bu sürecin büyüttüğü çocuklarınıza, sizinle birlikte kahır çekmiş ailelerinize bir gelecek penceresi açabiliriz” diyebiliriz. 

Sormak gerekiyor, “yok mu bu insanlara karşı borcumuz, sorumluluğumuz, yükümüz! Yüklerinden bu insanları kurtarma zamanı geldi de geçti bile. Onlara da gerçek bir Ramazanı, hakiki bir bayramı yaşatmamız gerekmiyor mu artık?

Evet; TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş geçtiğimiz günlerde, mâlum “Terörsüz Türkiye” sürecindeki yasal düzenlemelerle alakalı, “Ramazan sonrasında bu yasal düzenlemelerin gündeme gelmesinin şart olduğu kanaatindeyim.” dedi. Çok güzel. Devamında da şöyle konuştu: “Bizim Türkçede güzel bir laf var, ‘Hayırlı işlerinizde acele ediniz.’ Bir yere kadar geldikten sonra böyle bir ittifak ortaya çıktıktan sonra bunun gereğini yerine getirmek lazım.”

Bu Ramazanı KHK’lılara Bayram Kılmak Bir İmzaya Bakar

Sayın Kurtulmuş’un sözleri üzerine biz de bir teklif sunalım: Madem ki yasal düzenlemeler yapılması hayırlı işlerden ve madem ki bu konuda “Hayırlı işlerde acele ediniz” şeklinde bir hadis-i şerif de var, tamam o zaman. Neden bu hayırlı işleri Ramazan sonrasına bırakalım ki. Gelin, hazır Meclis çalışıyorken Ramazan’da bu meseleyi hitama erdirelim. Bir ikinci ve daha önemli husus ve teklifimiz de şudur ki, madem ki elinde silah 40 yıldır devletle savaşan ve şimdi dağdan inen, siperinden çıkan, silah bırakanlara yönelik yasal düzenlemeler yapılacak, o halde gelin onlar için ürettiğimiz bu “barış” ve “güven” sürecinin kapısını KHK’lılar için de açalım. Gelin, mübarek Ramazanı KHK’lılar için bayram kılalım. 10 yıldır bekledikleri bir bayramı bu yıl onlara sunalım. KHK’lıları bu mübarek günlerde devletle kucaklaştıralım, artık bu sivil ölümlere bir son verelim. Adalet duygusunun toplumda yeni bir sinerji yaratması için bu fırsatı bu defa kaçırmayalım.

En’am Suresi 164, İsra Suresi 15, Necm Suresi 38. ayetleri bize 1.400 yıl öncesinden şunu söylüyor; “Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz”; “…Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez ve onunla yargılanmaz”. Veda Hutbesi’nde de Hz. peygamber aynı babta diyor ki, “Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yalnızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlattan dolayı baba sorumlu tutulamaz, suçlu babadan dolayı evlat da sorumlu tutulamaz.”

Yani “suçun şahsiliği” kadim ilkesini insanlığa altını kalınca çizerek hatırlatan bir kültürün içine doğduğumuz halde, o kültürü görünmez kılan, çıkarları gereğince yontan, örten, kırpan bir siyasi geleneğe de sahibiz. Tam da bu noktada eşi, dostu, akrabası yüzünden KHK’lı olanları ya da eşi-dostu, akrabası KHK’lı olduğu için fişlenen, önü kesilen, haklarından mahrum kalanları hatırlamak gerek.  “Kurum amirlerinin kanaatiyle” denilerek, “Komisyon kararları mahkeme kararlarının üstündedir” şeklinde hukuksuz zihniyetin zulmüne aynı zamanda bu yüzden maruz kaldılar.  KHK’lılar yıllardır, “kanaatle ihraç olanların, hukukla neden iade edilemediğini” haklı olarak sorarken, mağduriyetlerinin arka planında “takvaya en yakın” 14 asırlık adalet geleneğinin 100 yıllık devlet geleneğiyle bir kez daha tarumar edildiğini öğrendiler. Evet, ihraç sebeplerini “okul, kurum” diye işaretleyen listelemelerden bu yana, insanlar hangi sebepten ötürü ihraç edildiklerini öğrenemediler. İçlerinde mahkemelik olanların dosyalarında, haklarındaki iddiaların kaynaklarıyla ilgili herhangi bir imza olmayan dosya oranı yüzde 90’ların üzerindeydi. Haklarındaki delilsiz tutanaklarla, şifai gizli şahitliklerle ya mimlendiler ya yargılandılar. Bunların kimler tarafından hazırlandığı belli olmaksızın, yani karşılarında herhangi bir müddei bulunmaksızın insanlara mahkûmiyetler verildi. Takipsizlik-beraat alanlarsa görevlerine uzun bir müddet iade edilmedi. 

Nihayetinde, takipsizlik/beraat almışlar dışında haklarında hiç adli işlem yapılmamış olanlar da en fazla mağdur olan kesimler arasındadır. Maalesef ilgili kurumlar kamuoyuyla KHK’lılarla ilgili sağlıklı veriler paylaşmamaktadırlar.

Yani bir sistemin “beyin kanaması” olarak adlandırılan böylesi önemli bir yargısal ve sosyo-politik hadisede adeta bir demir perde ülkesi gibi davranılmaktadır! Duyarlı bazı hukukçu ve siyasilerin öznel araştırmalarına göre (2 yıl öncesi verilerine göre bile) “Beraat alanların oranı yüzde 40’lara varmış” durumda. Takipsizlik oranı ise daha yüksek. Lakin vahim olan husus ise hala ihraçların devam ediyor oluşu.

Velhasıl, KHK’lar ve KHK’lılar meselesi hukukla beraber yürüyecek bir siyasal vizyon meselesidir. Yaşanan günleri geri getirmek, KHK’lıların mağduriyetlerinin maddi tazminini teraziye vurmak kolay değildir. Lakin, art niyetli süreçleri geri döndürmek kadar, o süreçlerin iyi niyetli şekilde nasıl yönetileceği de bir o kadar önemli. Kaybedilen yıllar, aş, iş, gelecek endişeleri, pozitif ayrımcılığı gerektirebilir. Özür; iade-i itibarla birlikte, o özrün ve itibarın karşılığı olacak bir gelecek inşasını bu insanların, ailelerinin ve çocuklarının önüne koymaya çalışmak; çözüm reçetelerinde bu tarz projelere yer vermek, toplum olarak geleceği inşada güven aşılayıcı ve kucaklayıcı olacaktır. Tabi eğer gerçekten bir iç barışı arzu ediyorsak.

İktidarıyla, muhalefetiyle siyaset şunu akılda tutmalıdır ki; -Frantz Fanon’ın “Yeryüzünün Lanetlileri” adlı eserinden mülhem- toplumun madden ve hukuken en mağdur kesimlerini, yani “ülkenin lanetlileri”ni sürekli gündemde tutup haklarına kavuşmaları için didinen bir siyasetin, emekliler, dul ve yetimler, işsizler başta olmak üzere aynı toplumun diğer mağdur kesimleriyle ilgili sözleri daha fazla işitilir, dikkate alınır, böyle bir siyaset toplumda ciddi manada bir güven ve samimiyet halesi oluşturur. Merhum Muhammed Ali’nin “Dostumu garsona muamelesiyle seçerim” özlü deyişinde olduğu gibi, hangi siyasi çizgi bu kesime daha fazla sahip çıkar ve netice almaya dönük bir sa’y’in, gayretin, çabanın, emeğin içinde olursa, o siyaseti şiar edinenler eninde sonunda toplum nezdinde ödüllendirilir.  

Şirazesi Kaymış Teraziyi Kim Düzeltecek?

https://www.perspektif.online/sirazesi-kaymis-teraziyi-kim-ne-zaman-duzeltecek/ 

https://www.perspektif.online/khklilar-ve-siyaset/

OHAL-KHK Mağduriyetleri

https://www.perspektif.online/ohal-khk-magduriyetleri/

Şirazesi Kaymış Teraziyi Kim, Ne Zaman Düzeltecek?

“Hayırlı İşlerde Acele Etmek” ve KHK’lılar

Âkif’in “Kayıp Meal”ini Yeniden Düşünmek

Patreon aracılığıyla Perspektif'e destek verebilirsiniz.

Perspektif'e destek ver

© 2026 – Sitede yer alan fikirler yazara aittir ve Perspektif’in editoryal tercihlerini yansıtmayabilir. Kaynak gösterilmesi ve link verilmesi kaydıyla kısmen alıntı yapılabilir.


© Perspektif