Akışı Yöneten Dünyayı Yönetir
Geçen hafta bu köşede şunu söyledim:
Merkantilizm ölmedi. Sadece şekil değiştirdi. Ve bu yeni düzende bedeli yine insan ödüyor.
Bugün o tespitin tam ortasındayız.
Savaşın dili değişti, özü aynı
Artık savaşlar yalnızca cephede başlamıyor. Bir sabah doğalgaz akışı kesiliyor, savaş başlıyor. Bir sabah finansal sistem dışına itiliyorsunuz, başka bir savaş başlıyor.
Kurşun atmadan yıkım üretmenin yolları çoktan keşfedildi…
Enerji artık bir meta değil; bir kaldıraç. Ekonomi ise sadece refah üretmenin değil, baskı kurmanın aracı…
Yeni merkantilizm dediğim tam olarak bu: Devletler artık zenginleşmek için değil, kontrol etmek için ticaret yapıyor.
Kontrol ettikleri şey ise toprak değil: akış.
Enerjinin akışı. Paranın akışı. Lojistiğin akışı.
Kriz dediğimiz şey aslında yeniden dağıtım
Bugün “enerji krizi”, “küresel daralma”, “yüksek enflasyon” gibi başlıklarla konuştuğumuz tabloyu yalnızca bir kriz olarak okumak, eksik değil hatalı bir okumadır.
Bu bir yeniden dağıtım süreci.
Küresel güç dengeleri yer değiştiriyor. Yeni merkezler oluşuyor. Eski bağımlılıklar çözülüyor.
Ve bu süreçte ülkeler ikiye ayrılıyor: oyunun kurallarını yazanlar ve kurallara uymak zorunda kalanlar.
Türkiye’nin hikâyesi tam burada başlıyor…
Türkiye: Coğrafyanın sunduğu kaderi akılla yöneten ülke
Türkiye sıradan bir ülke değil. Hiç olmadı.
Bir tarafta enerji havzaları, diğer tarafta tüketim merkezleri.
Bir tarafta kriz bölgeleri, diğer tarafta ticaret hatları.
Bu coğrafya ya sizi ezer ya da sizi merkez yapar.
Bugün Türkiye’nin yaptığı, bu coğrafyayı bir yük olmaktan çıkarıp bir stratejik avantaja dönüştürme çabasıdır.
Çünkü, enerji hatlarının kesişiminde olmak tek başına bir şey ifade etmiyor. Önemli olan o hatların nasıl yönetildiğidir.
Yeni merkantilist düzende enerjiye erişim, ekonomik bir mesele olmaktan çıktı, doğrudan egemenlik meselesine dönüştü.
Bugün birçok ülke enerjiye ulaşabildiği sürece varlığını sürdürebiliyor. Ulaşamadığı anda ise sistem dışına itiliyor.
Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar: – kaynak çeşitlendirmesi, – enerji diplomasisi, – yerli üretim hamleleri
işte tüm bunlar, bu bağımlılık zincirini kırmaya yöneliktir.
Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur.
İnsanı unutan düzen sürdürülemez
Geçen hafta özellikle altını çizmiştim: Bu büyük oyunların hepsi bir insan hikâyesine dokunur.
Bugün enerji krizini konuşurken aslında şunu konuşuyoruz: ısınamayan evleri. çalışamayan fabrikaları. geleceğini kaybeden gençleri.
Yeni merkantilizm, rakamlar üzerinden ilerliyor olabilir. Ama sonuçları tamamen insani.
Bu yüzden mesele sadece güç inşa etmek değil, o gücün bedelini kimin ödediğini de görmektir.
Türkiye’nin denge siyaseti
Tam bu noktada Türkiye’nin izlediği yol diğerlerinden ayrışıyor.
TC Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şekillenen yaklaşım, klasik güç siyasetinin ötesine geçen bir denge arayışı taşıyor.
Bu denge üç sacayağı üzerine kurulu:
Birincisi: Stratejik bağımsızlık. Türkiye, küresel güç bloklarının uzantısı olmayı reddederek kendi pozisyonunu inşa ediyor.
İkincisi: Enerji ve ekonomiyi birlikte okuma. Enerji politikaları artık sadece arz-talep meselesi değil; doğrudan dış politikanın bir parçası.
Üçüncüsü: İnsani hassasiyet. Krizlere yaklaşımda “insanı merkeze alan” bir dil kurulmaya çalışılıyor.
Bu kolay bir tercih değil. Çünkü yeni düzende güç çoğu zaman vicdanı dışlar.
Ama uzun vadede sürdürülebilir olan ise, tam da burada kurulan bu dengedir.
Türkiye’nin farkı burada ortaya çıkıyor.
Sadece enerji hatlarını konuşan bir ülke değil, aynı zamanda o hatların geçtiği coğrafyalardaki insanı da gözeten bir yaklaşım içerisinde.
Bu, stratejik olduğu kadar ahlaki bir tercihtir.
Ben inanıyorum ki; yeni dünya düzeninde sadece güçlü olan değil, haklının yanında olan ayakta kalacaktır.
Çünkü artık mesele güç sahibi olmak değil, o gücü yönetecek akla sahip olmaktır.
Yeni merkantilizm çağında ayakta kalanlar, kaynakları olanlar değil, akışları yönetenler olacak.
Türkiye bugün bu oyunun içinde değil, kurucu eşiğindedir.
