menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Düzensizliğin Siyaseti

21 0
11.10.2026

İnsanlar düzen talep etmiyor; düzensizlikten kendilerine düşen payı büyütmek istiyorlar. Kimi kendisine ayrıcalık tanınmasını, kimi başkalarının sahip olduğu ayrıcalıklara kendisinin de ortak edilmesini bekliyor. Kimse ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını, herkesin aynı kurallara tabi olmasını ve kamusal hayatın kişisel çıkarlardan arındırılmasını yüksek sesle savunmuyor. Çünkü mesele çoğu zaman adaletin tesis edilmesi değil, adaletsizliğin sağladığı imkânlardan mahrum kalmamaktır.

Düzen istemekle kendi lehine bir düzen istemek arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Birincisi ortak hayatın gereğidir; ikincisi ise ayrıcalık talebinin başka bir biçimidir. İnsanlar çoğu zaman kuralsızlığa karşı oldukları için değil, kuralsızlığın kendileri aleyhine işletilmesine itiraz ettikleri için konuşurlar. Kendilerine dokunmayan haksızlıklar karşısında sessiz kalır, başkalarına tanınan imkânları gördüklerinde adalet talebini hatırlarlar. Böylece adalet, herkesin hakkını koruyan evrensel bir ilke olmaktan çıkar, kişisel çıkarların savunulmasında kullanılan bir araca dönüşür. Oysa düzen, belli kaidelerin konulması ve bu kaidelerin kim olduğuna bakılmaksızın uygulanmasıyla mümkündür. Kanunların varlığı tek başına bir anlam taşımaz; asıl mesele, o kanunların karşısında herkesin eşit olup olmadığıdır. Kuralların güçlüye başka, güçsüze başka uygulandığı; makam sahibinin başka, sıradan yurttaşın başka ölçülerle değerlendirildiği bir yerde hukuktan değil, hukukun görüntüsünden söz edilebilir. Böyle bir düzende kanun vardır ama hukuk yoktur; kurumlar vardır ama kurumsallık yoktur, yetki vardır ama sorumluluk yoktur.

Bir toplumun düzeni, kuralların kitaplarda ne yazdığıyla değil, iktidar sahiplerinin o kurallara ne ölçüde bağlı kaldığıyla anlaşılır. Çünkü hukuk, öncelikle sıradan insanın uyması gereken bir yükümlülük değil, iktidarın da sınırlarını belirleyen bir ilkedir. İktidarın kendisini hukukun üstünde görmeye başladığı yerde düzen, ortak hayatı koruyan bir mekanizma olmaktan çıkar; gücü elinde tutanların çıkarlarını koruyan bir araca dönüşür. Toplumsal çözülme de tam burada başlar. Önce küçük istisnalar yaratılır. Sonra bu istisnalar makul gerekçelerle açıklanır. Ardından istisnalar kuralın yerini almaya başlar. Birine tanınan imkân, diğerine tanınan ayrıcalıkla meşrulaştırılır. Bir haksızlık, başka bir haksızlık gösterilerek savunulur. Sonunda kimse kendisine düşen sorumluluğu konuşmaz; herkes başkasının sahip olduğu imkânları gündeme getirir. Adalet talebi, adaletsizliğin tasfiyesine değil, ayrıcalıkların yeniden dağıtılmasına indirgenir.

Böyle bir zeminde siyaset de anlamını kaybeder. Siyaset, ortak hayatın ilkelerini belirleme ve kamu yararını gerçekleştirme faaliyeti olmaktan çıkar; kaynakların, makamların, imkânların ve ayrıcalıkların dağıtılması mücadelesine dönüşür. Devletin kurumları yurttaşlara eşit hizmet sunan yapılar olmaktan uzaklaşır; nüfuz sahiplerinin, siyasi yakınlıkların ve kişisel ilişkilerin belirleyici olduğu alanlara dönüşür. Liyakat yerini sadakate, hukuk yerini takdire, kamusal sorumluluk yerini kişisel hesaplara bırakır. Bu noktada en tehlikeli unsur, kuralları çiğneyenlerin varlığı değildir. Her toplumda kural ihlalleri olabilir. Asıl tehlike, kuralları işletmekle görevli olanların........

© Milli Gazete