Kültür sanat sezonu coşkulu başladı
Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin bütün şehirlerinde kültür sanat faaliyetleri, hızlı ve coşkulu şekilde büyük bir heyecanla başladı.
Ülkemizde kültür sanat faaliyetleri, sadece devlet eliyle gerçekleştirilmiyor. Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi günümüzde de pek çok vakıf ve dernek, bilhassa kültür, sanat, ilim, fikir ve edebiyat sahasında görülen boşlukları dolduruyor. İyi ki böyle oluyor. Aksi takdirde, sadece resmî kurumların gerçekleştireceği etkinlikler, çeşitlilikten ve canlılıktan uzak olacak, yetersiz kalacaktı. Muhtelif sahalarda hizmet etmeyi şiar edinen pek çok sivil toplum kuruluşu, talep edilen, ihtiyaç olan farklı alanlarda hizmetlerini sürdürüyorlar. Edebiyat, tarih, kültür, musiki, resim, klasik sanatlar ve daha pek çok sahada birbirinden değerli faaliyetlere imza atmaya devam ediyorlar. Bu çalışmalarda bazı çalışkan belediyelerin rolü de inkâr edilemez.
MAZİDE BU İŞLER NASILDI?
Doğrusu yüksek tahsil yıllarımızda bu tür çalışmalar çok fazla değildi. Hatırladığım kadarıyla topu topu iki üç sivil toplum kuruluşu vardı ve bunların düzenlediği faaliyetler. Bizi bu faaliyetlerden haberdar edenler de üniversitedeki hocalarımızdı. Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin ve Faruk Kadri Timurtaş gibi merhum hocalarımız, bizi o zaman, toplantı düzenleyen Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, Türk Edebiyatı Vakfı ve Aydınlar Ocağı gibi kuruluşlara yönlendiriyorlardı. Biz de bazı arkadaşlarımızla birlikte hocalarımızın bu tavsiyelerine uyuyor ve bahsi geçen müesseselere gidiyorduk. Oralarda kimleri tanımadık, kimleri dinleyip istifade etmedik ki? Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti, Tahsin Banguoğlu, Sâmiha Ayverdi, Cemil Meriç, Münevver Ayaşlı, Ekrem Hakkı Ayverdi, Tarık Buğra, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Erol Güngör, Mehmed Niyazi, Yavuz Bahadıroğlu, Ziya Nur Aksun ve daha nice büyüğümüzü bu sohbet toplantılarında tanıma ve dinleme talihine eriştik şükürler olsun. Ahmet Kabaklı’nın kurucusu olduğu, Cağaloğlu Yeşilay İşhanı’ndaki o küçük oda, ağzına kadar dolar, biz gençler çoğu zaman oturacak sandalye bulamaz, hatipleri saatlerde ayakta dinlerdik. Kubbealtı’nın mekânı daha genişti. Ama orada da tarihî salon ağzına kadar lebalep dolardı.
Esasen bu kuruluşlar halka, yani herkese açık birer üniversite gibiydi. Kapılar herkese açıktı. Ve biz meraklı gençler o zaman dergilerde ve gazetelerde adlarını duyduğumuz, yazılarını heyecanla okuduğumuz, eserlerini takip ettiğimiz meşhur ve efsane olan abide şahsiyetleri, dünya gözüyle görüyor ve onlarla konuşabiliyorduk. Umuma açık toplantı düzenlemeyen Sezai Karakoç gibi büyüklerimizi ise kendi mekânlarında ziyaret ediyor, hatırlarını soruyorduk. Daha sonra kendisine “Şeyhülmuharrirîn” ünvanı verilecek olan Ahmet Kabaklı Hoca’nın vakfına ilk gittiğimizde ve kendisiyle tanıştığımızda şu tavsiyeleri bize âdeta hayat düsturu oldu:........
