Müge İplikçi Yazdı | Geber Aşkım: Sylvia Plath’in kavanozuna yeniden bakmak
Film bittiğinde soruyorsunuz: Filmde gördüğümüz iz bir kaçış mı, yoksa yeniden doğuşun ilk kıvılcımı mı? O soru, filmin başarısının sessiz kanıtı işte. Çok yeni bir film, çok iyi oyunculuk ve gerçek bir şiir.
Bir filmden ayrıldığınızda aklınızda kalan şey sadece sahneler değil, ağırlıklı olarak bir duyguysa işte size başarı. Lynne Ramsay’in Geber Aşkım’ı, bana öyle bir duygu bıraktı işte. Bir de Sylvia Plath’in dizelerini… Kanımca Sylvia Plath’in içe doğru kapanan dünyasının sinematik bir yankısıydı bu ve çok heyecan vericiydi. Ramsay, Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2018 yılında Man Booker’a aday gösterilen romanının ve Plath’in “kavanoz” (burada elbette onun Bell Jar- Sırça Fanus romanına referans veriyorum) metaforunun psikolojik mantığını alıp sinemaya çevirmişti sanki; film, annelik ile özgürleşme arasındaki çatlağı trajik bir kaçış miti halinde sunuyordu.
Açılış için şunu söyleyebiliriz: Anlatı, özgün metnin Fransız halini ABD’ye taşıyor ve New York’tan kırsala kaçışla başlıyor ama aslında kaçış yalnızca fiziksel değil. Grace’in evi, bebeğinin beşiği, Jackson’la paylaştığı yatak — hepsi nefes almayı zorlaştıran objeler. Ramsay kamerayı bazen o boğulmuşluğun içine sokuyor; bazen de dışarı çekip doğanın kucağına bırakıyor. Bu ritmik giriş çıkış, Grace’i........
