menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlber Ortaylı’nın Ardından…

9 0
19.03.2026

Kendisini Ankara İlahiyata konferanslara geldiği dönemlerde tanıdım. Siyasalın önünden Ankaray’a biner, Beşevlerdurağında inip yürüyerek Fakülteye gelirdi. Konferanslarında ilan edilen konu başlığıyla ilgili ve ilgisiz birçok şey anlatırdı. Anlatılan konuya vakıf olmayan kimseler, anlatılanlar karşısında hocanın bilgi birikimine hayran olurlardı. Sonra bir hocamız Ortaylı’nın konferansında anlattıklarının tamamının bir kitabın özeti olduğunu fark etmişti. 

Vefatının ardından haklı şöhreti sosyal medya ve TVprogramlarının da katkısıyla tavan yapınca insanlar İlberHocanın bu kadar çok şeyi nasıl olup da bildiğini anlamaya çalışıyorlardı.

Şöhret, Hoca’da öyle bir özgüven patlamasına vesile olmuştu ki artık tarih dışında sosyal bilimlerin, fen ve matematik bilimlerinin, sağlık ve iktisadî bilimlerin, gastronominin, teolojinin… Hâsılı her şeyin otoritesi oluvermişti. Kendisini keyifle dinlettiren üslubu, karşındakini ezmeye çalışan tavrı ilgi odağı olmasını günden güne güçlendirdi ve vakit geldi tarih hocasının kendisi de tarih oldu.

Pekiyi bu fiili durumu nasıl analiz edebiliriz ki biz de tarihe bir not düşmüş olalım. Şöyle; hani çok beylik bir laf vardır: “Hz. Peygamber zamanında mezhep mi vardı? Tarikat mı vardı? “diye. Yoktu. Efendimizin vefatından sonra bir süre daha da olmadı. Saadet asrından uzaklaştıkça insanlardaki ilmî, irfanî, ahlâkî donanım yerini dünyevîleşmeye, cehâleteve ahlâkî denâete bıraktı. Toplum giderek hayırlı nesillerden uzaklaşmaya başladı. Hal böyleyken zamanın fesadına yenik düşmeyenler, ilmini, irfanını muhafaza etmeyi başaranlar hemen seçkin kimseler haline geldi. Basra’da Hasan el-Basrîböyle seçkin hale gelip bilgi ve birikimini, keşif ve tecrübelerini etrafındakilere anlatırken tasavvufun müstakil bir ilim ve yaşama modeli oluşunun temellerini atıyordu. Aynı şey Kûfe’de yaşayan Ebû Hanîfe, Medîne’de yaşayan Malik b. Enes için de geçerliydi. Hava karardıkça ışığını söndürmeyen kimseler mümtaz şahsiyetlere dönüştü, fark edildi, rehber oldu, mürşid oldu, imam oldu. Mesela İstanbul’da yaşayan herkes Eyüp Sultan’ı bilir. Şayet Hz. Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyübel-Ensarî Medine’de kalsaydı kabrinin nerede olduğunu çoğu insan bilmezdi. Çünkü Medîne’de medfun olan ulular listesinde adı bayağı aşağılarda kalırdı. 

Dolayısıyla büyüklük izafî bir yakıştırmadır. Gerçek büyük, “En büyüğün” büyük dediği kişidir. Günümüzde ise büyük olmanın iki yolu vardır: Kitapların oluşturduğu merdivenleri tırmanarak büyümek. Bir de cahil kafaların üstüne basarak yükselmek. Firavunun büyüklüğünü Kur’ân-ı Kerîm bu şekilde tavsif eder: “Halkını aşağıladı ve kendine itaati sağladı” (Zuhruf 54).

İlber Hocaya dönecek olursak, ben kendi uzmanlık alanımdan konuşmalarına baktığımda -ki İslâm hukuku alanında da çok yüksek perdeden konuşurdu- hocanın bilmeden konuştuğunu, literatüre vâkıf olmadığını, metinleri yanlış okuduğunu ve zaman zaman İslâm kültürüne haksız ithamlarda bulunduğunu gördüm. Başka kimseler de kendi alanlarındaki görüşlerini kendilerince tahlil edebilir. Bizim zaviyeden durum bu olunca diğer alanlardaki bilgileri ya da malumatfuruşluğu şüpheli hale gelmektedir. Hoca kendinden başka kimsenin bir konuyu kendisi kadar bilemeyeceğine bayağı inanmıştı. Ziya Paşa’nın “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın” dediği gibi bir hali vardı. Oysa Yunus gibi düşünüp “Molla Kasım” faktörünü göz ardı etmemek gerekirdi.

Gerçek olan şu ki, Hoca’yı bir kanalda gördüğünüzde mutlaka dinlemek isterdiniz ki fakir de bunu çok yapmıştır. Program sunucusu İlber Hocaya bir soru sorar, hoca soruya cevap veriyormuş gibi konuşmaya başlar ve konuyu kendi bildiği alana sevk ederek kendine verilen süreyi kullanır. İzleyici aktarılan bilgi karşısında hayran olur ama o arada sorunun cevabının arada kaynadığını fark edemez. 

Biyoloji sınavında koca kitabı çalışmak yerine gözüne kestirdiği bir konuyu öğrenerek sınava giren öğrenci fıkrası meşhurdur. Öğrenci fareyi çalışır ama hoca fili sorar. Naçar cevabı yazmaya başlayan öğrenci filin ormandaki en büyük hayvan olduğunu söyler, hortumu vardır der ve renginin de fareye benzediğini ifade edip fareye gelince diyerek bütün bildiğini anlatır. Hocayı izlerken benim aklıma hep bu fıkra gelirdi.

Hâsılı, elbette hocanın müktesebatı gayet iyiydi, bilinçli seyahatleri ve dil öğrenirken eşzamanlı öğrendiği o dilin kültüründen de haberdar oluşu bunda etkili olmuştu. Bu da kendisini donanımlı hale getiriyordu elbette ama başta da dediğim gibi şöhretinin çoğu onun âlimliğinden değil, etrafın cahilliğinden kaynaklanmaktaydı. Takdire şayan yönü ise bildiğini her platformda çekinmeden söylemesiydi. Kendi ikballeri için hakkı söyleme cesareti gösteremeyenlerin İlberHocaya ricada bulunduklarını, onun söyleyivermesini istediklerini; Hocanın da onlara: “O’ndan korktuğunuz kadar Allah’tan korkmuyorsunuz” dediğini biliyorum. Türkiye gerçeğine vukûfiyetinin birçok insandan fazla oluşu da izahtan varestedir. 

Allah rahmet eylesin.


© Maarifin Sesi