Kıbrıs hedefte mi? Ateş çemberinin ortasında bir ada!
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
“Tarih bazen bir kurşun sesiyle değil, bir sirenle değişir.” Gece yarısı duyulan patlamalar, çelişkili açıklamalar, teyakkuz çağrıları ve peş peşe gelen misillemeler, yalnızca askeri bir krizin değil, aynı zamanda küresel bir kırılmanın da işaretlerini veriyordu. Ortadoğu merkezli başlayan ve büyük güçlerin doğrudan ya da dolaylı biçimde dahil olduğu çatışma, artık sadece cephe hatlarında değil; diplomasi masalarında, enerji koridorlarında, hava üslerinde, liman kentlerinde ve toplumların bilinçaltında da yaşanıyor. Kıbrıs adası ise, tarihsel konumu, üzerindeki egemen üsler ve Doğu Akdeniz’deki stratejik rolü nedeniyle, bu ateş çemberinin tam da ortasında bulunuyor.
Son gelişmelerde bir egemen hava üssüne yönelik insansız hava aracı saldırısı iddiaları gündeme gelmiş, bazı kaynaklar bir aracın düştüğünü ve sınırlı maddi hasar oluştuğunu ileri sürerken, bazı açıklamalar ise hava savunma sistemlerinin aracı havada etkisiz hale getirdiğini bildirmişti. Bu farklı anlatımlar, kamuoyunda ciddi bir bilgi kirliliği yaratmıştı. Bir tarafta savunma makamları saldırının püskürtüldüğünü açıklamış, diğer tarafta siyasi otoriteler adanın doğrudan hedef alınmadığını ifade etmişti. Bu ilk açıklamalar, olayın hemen ardından yapılan çelişkili değerlendirmelerle birlikte, “gerçek neydi?” sorusunu daha da büyütmüş, kamuoyundaki soru işaretlerini artırmıştı. Kriz dönemlerinde bilgi akışındaki bu tür çelişkiler, genellikle iki ihtimali gündeme getirir: ya operasyonel güvenlik gerekçesiyle sınırlı bilgi paylaşılmıştır, ya da tablo o an itibarıyla henüz netleşmemiştir. Ancak hangi gerekçe öne sürülmüş olursa olsun, yaşanan tüm bu gelişmeler, adanın fiilen askeri risk alanına girdiği yönündeki algıyı güçlendirmiş ve güvenlik tartışmalarını kalıcı biçimde derinleştirmiştir.
Bölgesel savaşın boyutu, yalnızca iki ya da üç aktör arasındaki karşılıklı saldırılardan ibaret değildir. Füze ve insansız hava araçlarının menzilleri, binlerce kilometreyi bulurken, enerji altyapıları, deniz ticaret yolları ve hava sahaları doğrudan hedef haline gelebilmektedir. Körfez ülkelerine, askeri üs bölgelerine ve müttefik devletlerin konuşlu unsurlarına yönelik saldırılar, zincirleme güvenlik reflekslerini daha da fazla tetikleyebilir. Bu durum, kolektif savunma anlaşmalarının devreye girme ihtimalini artırır ve çatışmayı bölgesel olmaktan çıkarıp, çok taraflı bir güvenlik krizine de dönüştürebilir. Özellikle egemen üslerin üçüncü ülkelerin operasyonlarına açılması, bu üslerin fiilen çatışmanın parçası olarak algılanmasına yol açar ve misilleme riskini oldukça büyütür.
Hizbullah benzeri silahlı yapıların, “intikam” söylemi üzerinden devreye girmesi, savaşın hibrit bir nitelik kazanmasına da neden olabileceği asla göz ardı edilmemelidir. Bu tür aktörler doğrudan konvansiyonel cephe açmak yerine, insansız hava araçları, roket atışları, siber saldırılar, deniz ticaretine sabotaj ya da sembolik hedeflere yönelik eylemleri de tercih edebilir. Böyle bir senaryoda çatışma coğrafi olarak genişlerken, belirsizlik artar, çünkü saldırının kaynağını kesin olarak tespit etmek zaman alır ve her belirsizlik, yeni bir misilleme riskini de tetikler.
Avrupa’nın savaşa doğrudan dahil olma olasılığı düşük görünse de, dolaylı etkiler........
