ÇOCUKLARIMIZI "KATİL" Mİ YETİŞTİRİYORUZ!!!
Bir çocuk okulun kapısından içeri silahla girdiğinde hepimiz sonuca bakıyoruz. Oysa o çocuğu oraya getiren hikâye çoğu zaman çok daha önce, evin içinde başlayan küçük ihmallerin, okulda büyüyen yalnızlığın ve ekranın sunduğu sahte aidiyetin içinde yazılıyor.
Türkiye'de bir okul saldırısı olduğunda ilk refleksimiz güvenliği konuşmak oluyor. Silah okula nasıl girdi, okulun kapısında kim vardı, güvenlik kamerası çalışıyor muydu, polis neden daha önce fark etmedi? Elbette bunların hepsi sorulmalı. Fakat bir çocuğun eline silah geçmesi, hikâyenin başladığı yer değildir. Asıl hikâye çoğu zaman çok daha erken başlar ve biz o hikâyeyi fark etmediğimiz için yalnızca son sahneye yetişiriz.
Bir çocuk önce evinde konuşmamaya başlar. Anne babası bunu ergenlik sanabilir. Sonra arkadaşlarından uzaklaşır; “kendi halinde” denilir. Dersleri düşer; “telefon yüzünden” diye düşünülür. Gece geç saatlere kadar odasında kalır; kapısının altından ışık sızarken kimse içeride ne yaşandığını merak etmez. Telefonu elinden alındığında öfkelenir; aile bunu yalnızca disiplinsizlik olarak görür. Bir süre sonra okuldan gelmek istemez, arkadaşlarının adını anmaz, sofrada konuşmaz, hafta sonlarını odasında geçirir. Biz hâlâ “çocuk işte, büyüyor” deriz.
Oysa bazen çocuk büyümüyor; bizden uzaklaşıyordur.
Bu uzaklaşma tek başına suça götürmez. Fakat çocuk evde duygusal bağını kaybettiğinde, okulda kabul görmediğinde ve arkadaş çevresinde kendisine bir yer bulamadığında içinde güçlü bir ihtiyaç oluşur: ait olma ihtiyacı. İşte dijital dünya tam bu noktada devreye girer. Çocuk gerçek hayatta bulamadığı ilgiyi ekranda aramaya başlar; oyunlarda bir takımın parçası olur, sosyal medyada görünürlük kazanır, kendisini daha güçlü hissettiren gruplara yaklaşır. Burada karşılaştığı dil giderek onun normal kabul ettiği dile dönüşebilir. Zorbalık eğlence gibi görünür, şiddet güç göstergesine dönüşür, aşağılamak statü kazandırır.
Sonra zincirin bir sonraki halkası gelir: yanlış insanlar.
Çocuğun yalnızlığını fark eden biri ona arkadaşlık eder. Onu dinler, değerli hissettirir, küçük bir iş verir, para teklif eder veya “bizden biri” olduğunu hissettirir. Çocuk için bu yalnızca bir suç ilişkisi değildir; çoğu zaman ilk bakışta bir aidiyet teklifidir. Yeni nesil suç ağlarının çocukları kullanabilmesinin en tehlikeli tarafı da burada ortaya çıkar. Çocuğa önce suç değil, kimlik ve kabul satılır.
Bu nedenle okul saldırısından çocuk suçuna, akran zorbalığından dijital bağımlılığa kadar uzanan tabloyu birbirinden kopuk olaylar olarak okumak büyük bir hata olur. Her çocuk aynı yolu izlemez, her zorbalığa uğrayan çocuk saldırganlaşmaz, her ekran bağımlılığı suç davranışına dönüşmez. Fakat psikolojik açıdan risklerin üst üste binmesi önemlidir: yalnızlık, aileyle iletişimin zayıflaması, dışlanma, düşük özdeğer, kontrolsüz dijital çevre, şiddetin normalleşmesi ve yanlış bir gruba duyulan aidiyet ihtiyacı aynı hayatın içinde birleştiğinde çocuğun kırılganlığı büyür.
Dünya Sağlık Örgütü'nün ergen ruh sağlığı çalışmalarında aile ve akran desteğinin koruyucu rolüne özellikle dikkat çekilmesi de bu nedenle önemlidir. Aile desteğinin gerilediği, problemli sosyal medya kullanımının arttığı bir dönemde çocuğun ruhsal dünyasını yalnızca okul başarısı veya disiplin davranışı üzerinden değerlendirmek mümkün değildir.
AİLELERİN GÖZDEN KAÇIRDIĞI YE
Burada........
