Bize Niçin Yalan Söylediler? Filistin’e Üzülürken İran Karşıtı Kampanya Yürütmenin 3 Sebebi
Konuya girmeden önce müsaadenizle biraz hazırlık yapmak istiyorum:
ABD Savunma Bakanlığı açıklama yapmış: “İran’ı, 2003'te Irak'a düzenlenen operasyonların iki katı büyüklüğünde vuruyoruz. ”
Irak’ı örnek vermesinin bir sebebi var sanırım; Irak, dünya tarihinde en ağır şekilde bombardımana tutulan ülkeymiş. (2 Ekim sonrası Gazze’ye kadar.)
- İsrail ve ABD, 28 Şubat operasyonuna bir kız ilkokulunu ve iki hastaneyi vurarak başladılar ki, bu bir VAHŞET gösterisi idi. Hiçbir kural ve sınır tanımayacaklarını bütün dünyaya ilan ediyorlardı.
Malumunuz Naomi Klein, “Şok Doktrini” eserinde, toplumların korku, dehşet ve çaresizlik hissi ile teslim alınma projesini “Şok Doktrini” olarak tanımlıyor ve daha önce Irak ve Güney Amerika ülkelerinde uygulandığını iddia ediyordu.
- Sonrasında da Hamaney dâhil 48 ÜST düzey İranlı görevliyi “elimine”(?) ettiklerini duyurdular.
- Hazirandaki 12 gün savaşlarında İran'ın, -Hamaney hariç- neredeyse TÜM üst kadrosunu ve 600’den fazla insanı öldürmüşlerdi. (Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de öldürülenler hariç)
- İlk 13 günde öldürülen İranlı sayısı neredeyse tamamı sivil -İran Kızılay'ına göre- İran’da 1400'ü, Lübnan’da 800’ü geçti.
- İsrail hükumeti, bombardıman uçaklarının ilk 12 günde İran’da 7100 Lübnan’da 1100 noktaya saldırıda bulunduğunu duyurdu .
- ABD savaş uçakları İran'ın Başkanlık Sarayını, 50’den fazla gemisini, TV ve Radyo komplekslerini, petrol rafinerilerini, fabrikalarını, bankalarını, limanlarını, sanayi tesislerini, nükleer santrallerine kadar BOŞ KAMYONLAR dâhil her şeyi vurdu. Ki hedef gözetmeksizin tespit ettikleri her tırı vururken “sivil” tırların birinde bir Türk şoförünü de öldürdüler .
Sonunda pedofil Trump “İran’da vurulabilecek her şeyi vurduk” açıklamasını bile yaptı .
ABD’nin ise insan sayısı olarak olmasa bile güç, egemenlik ve prestij olarak kayıpları çok daha fazlaydı. (Tabi bize göre.)
- Orta Dünyadaki tüm üsleri vuruldu. (Türkiye ve Azerbaycan hariç). Öyle ki ABD, bombardıman uçaklarını indirebilmek için Romanya ve Almanya’daki üsleri kullanmak zorunda kaldı.
- Orta dünyadan neredeyse tüm silahlı unsurlarını çekmek zorunda kaldı .
- 50 yıldır koruma bahanesi ile –af edersiniz- inek gibi sağdığı petrol zengini Arap Devletlerini koruyamadığı, hatta korumadığı ortaya çıktı.
- Orta Dünya’daki tüm müttefikleri onun yüzünden ağır hasar aldı; petrol tesisleri, nakliye hatları, hava limanları vuruldu. Sanayileri çökme aşamasına geldi. Birçok zenginlikle şımarmış şehir, ölü şehirlere dönüştü.
- İran Hürmüz boğazını kapattı ve DOLAR üzerinden petrol alışverişini bitirdi. Boğazdan sadece Çin YUAN’ı veya Rus Rublesi ile iş gören gemilerin geçmesi, ekonomisi tamamen DOLARIN hâkimiyetine bağımlı olan Amerika’nın can damarını kesmeye yönelik hamleye dönüştü.
- İsrail’in Hayfa ve Tel Aviv kentlerine yapılan saldırılar engellenemeyince İsrail’in nefes borusu Hayfa Limanı, Tel Aviv Uçak limanı, sanayi tesisleri ağır şekilde vuruldu.
- Hizbullah’ın devreye girmesi ile İsrail’in güneyindeki ellinin üzerindeki köy, kasaba ve şehirde yaşayan 400 Bin İsrailli göçmen pozisyonuna düşerek Tel Aviv’e göç etmek zorunda kaldı.
- ABD’nin çok güvendiği uçak gemilerinin ağır hasarlarla bölgeden kaçışları dünya medyasında alay konusu oldu.
- İsrail’in dokunulmazlığı bitti. ABD baskısı ile Rusya’dan, yine ABD’nin savaşları nedeniyle İran ve Arap ülkelerinden petrol alamayan Avrupa ülkeleri ardı ardına İran lehine, İsrail aleyhine pozisyon almaya başlayarak hem Trump ‘ı hem Nedenyahu’yu büyük bir açmaza doğru itmeye başladılar.
- Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve İzlanda Nedenyahu’nun hava sahalarına girmesi durumunda tutuklanacağını duyururken; Hollanda ve İzlanda İsrail’in yargılandığı soykırım davasına FİLİSTİN taraflısı olarak müdahil olma kararı aldı . İspanya’nın, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında topraklarını kullanmasına izin vermemesi ABD’nin İspanyol üslerinden tamamen çekilmesi ile neticelendi.
- Papa’nın Vatikan Gazetesi bile ABD’nin İran’da vurduğu kız ilkokulunun haberini tam sayfa vererek net tavır aldı.
Hani bu savaş ÇATA PAT savaşıydı?
Kah kah kah, kih kih kih ti!
Bizi kandıramazlardı?
Hani İran, ABD ve İsrail’le beraber çalışıyordu?
Hani aslında İsrail'le İran kanka idi ve birbirlerini meşrulaştırıyorlardı?
Hani İran asla gâvurla savaşmazdı?
Bilinen Türk tarihinin 3000 senesinde toplam öldürülen Türk lider sayısından fazlasını geçtiğimiz haziran ayında İran’ın bir tek seferde kurban verdiğinin farkında mısınız?
Niçin bize “İsrail ile İran’ın aslında karşılıklı ROL yaptıkları” YALAN’ını yıllarca işlediler, anlattılar, tarif ettiler, bin sefer tekrarlayarak kabul ettirdiler?
Bu “propagandadan” ne fayda umuyorlar?
Bu soruya cevap aramadan önce müsaadenizle bu propagandanın üzerine oturtulduğu ana “Propaganda” cümlelerine dair birkaç kelime etmek istiyorum.
Her şeyden önce akılda tutulmalıdır ki, Türkiye-İran ilişkileri özellikle Cumhuriyet döneminde çok yakın ve dostanedir. Hatta o dönemde İran-Tunus-Türkiye arasında ilan edilmemiş bir ittifaktan bile söz edilebilirdi. Her iki ülkede 1946’dan sonra İngiliz hâkimiyetinden ABD egemenliğine geçmiş, BATILI olmayan çalışan, kendi halklarına, dinlerine ve geleneklerine karşı pozisyon almış ülkelerdir.
Bu dönemde kimsenin aklına ne İran’ın Şiiliği ne de Türkiye’nin Sünniliği gelir. Tıpkı şimdinin Türkiye ve Azerbaycan’ı gibidir araları. Türkiye’nin Sünniliğinin, İran’ın Şiiliğinin keşfi 1979’daki İran İslam Devriminden, İran’ın ABD’yi ülkesinden kovmasından, petrolünü millileştirmesinden ve Amerikan üslerini kapatmasından sonra yapılmıştır. Ülkesini Amerikan üslerine açmaya ve Batılılaşma yolunda “kararlılıkla” ilerlemeye azimli olan Türkiye Cumhuriyeti İran devriminin kendi topraklarına da yansımasından ve sömürgecilik karşıtı/antiemperyalist hareketlerin Türkiye’yi Amerikan boyunduruğundan koparmasından oldukça endişelenmiş ve İran’a karşı yoğun bir propaganda çalışmasına girişmiştir.
Kanaatime göre bu propagandanın merkezine üç slogan yerleştirilmiştir:
1- “Onlar Şii, biz Sünniyiz”
Buradaki Sünniliğin Hazreti Peygamberin sünnetine tabi olmakla ilgisi yoktur. -Allah kendilerinden razı olsun- Afganilerin beş santim yukarda kesilmiş paçalarından, başlarındaki sarığa, kanuni düzenlemelerinden toplumsal yaptırımlarına kadar her alana sirayet eden Ehl-i Sünnet ciddiyeti onların ehlisünnet anlayışına sirayet etmez.
Bu Ehl-i Sünnetçiliği kapsamı, “İran düşmanlığı ile başlayıp, Şii’leri kâfir ilan ederek nihayete erer.”
“Cumhuriyet tipi Ehlisünnetçilik” dediğimiz bu Ehlisünnetçilik bu ülkenin ne anayasasında, ne yönetmeliklerinde, ne uygulamalarında Kur’an’a veya Sünnete atıf yapan TEK bir kelime bile kalmamış olmasına itiraz edebilecek durumda değildir. (Kadim Ehl-i Sünnet yolunun samimi takipçilerine binlerce selam olsun.)
Mesela Hz Peygamber (Sav), bu ülkede, FAİZE dayalı, ahlaki endişeleri insanlığın önünde engel olarak gören vahşi liberal/kapitalist bir ekonomik model uygulanıyor olmasına, halkın her köşe başını tutan modern tefeci bankacılara mahkûm ve mecbur edilmesine ne derdi? Gibi sorulara cevap arayacak kadar derin bir Ehl-i sünnetlik değildir bu. Fakirlerden toplayıp zenginlere veren, zenginlerin vergilerini affeden vergi yükünü alt tabakaların sırtına yığan, zengin fakir arasında büyük bir uçurum açan devlete ve yöneticilere dair görüşleri nedir Ehl- Sünnetin? Diye soran ve sigaya çeken sesler de genelde bu Cumhuriyet Ehlisünnetinden yükselmez.
Kur’an’da “Allah’a ve Resulüne savaş açtıkları ilan edilmişken” devlet eliyle seksen küsur kumar sitesi işletilmesine, alkol alınıp satılmasına, genelev çalıştırılmasına, Kur Korumalı Faize… Ehl-i Sünnet ne der?
Mesela “Kadının BEYANI esastır” maddesine İmam Malik’in (ra) ne diyeceğini merak edenine rastladınız mı?
18 yaş altı binlerce EVLİ ve çocuklu gencin cezaevine atılmasına İmam Hanbel (ra) ne derdi?
Sonsuz nafakaların İmam Azam(ra) açısından durumu nedir?
Aile içi tecavüz suçundan içeri atılan veya atılmayı bekleyen 50 binden fazla insan hakkındaki görüşü nedir İmam Şafi’nin?
Evlilik ve boşanma zorlaştırılırken, “enseste” kadar her türlü sapkınlığın CİNSEL ÖZGÜRLÜK adına kolaylaştırılmasının hatta suç olmaktan çıkarılmasının ve daha nice acaipliğin Ehl-i Sünnete göre durumu nedir?
Bu ve benzeri meselelerin “Cumhuriyet Ehlisünnetçiliğinin” umurunda olduğuna dair bir ipucu ne yazık ki yoktur.
“Ehli Sünnet kelimesi, 1979 İran Devriminden sonra siyasi arenada “Amerika ile anlaşmış, emperyalizme boyun eğmiş halkı Müslüman ülke anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu anlamda halkı Şii olan Azerbaycan Sünni; halkı Sünni olan Filistin Direniş örgütleri HAMAS, İslami Cihad vs. Şii’dir. Aynı bakışla fikren Hanefiliğe İsna Aşeriye Şiiliğinden çok daha yakın olan, hatta Zeydi bir imam bulunamadığında Hanefi İmam’a uyma zarureti olan Yemenli Zeydiler de elbette Şii sayılacaktır.
2- Onlar Hz Aişe anamıza ve Sahabeye sövüyor
Sıklıkla kullanılan bu propaganda cümlesi özellikle Ahbari Şiası arasında sık rastlanan, Hz. Peygamberin ailesi Aişe anamıza(ra), Peygamberin en yakın arkadaşları ve dünürleri olmakla şereflenmiş Hz Osman(ra) ve Hz Ömer(ra) gibi güzide sahabeye hakarete varan eleştiri adı altında terbiyesizlikleri konu edinir.
Ancak Cumhuriyet Ehlisünnetçilerinin bu konudaki duruşlarının dirayetli olduğu şüphelidir zira 1989 yılında Selman Rüşdi isimli bir Batı piyonu rezil, Hz Peygamber ve Ailesine “Şeytan Rivayetleri” isimli bir kitapla hakaret ettiğinde tek ciddi tepki Şii Alim ve İran’ın yöneticisi Humeyni’den gelmişti. Hakkında ölüm fetvası vermiş, bu fetva da 33 yıl sonra uygulanmıştı. İran karşısında Hz Peygamber’in ailesi hakkında bu kadar HASSAS olan Cumhuriyet Ehlisünnetçileri o dönem BATI Kamuoyu karşısında “hoş görüden”, “eleştiri hürriyetinden” bahseden güzellemeleri tercih etmişler ve Şii edepsizler karşısında gösterdikleri şecaati (kahramanlığı) Batılılar karşısında gösterememişlerdi.
Nitekim Türkiye’de de özelikle son dönemlerde HZ Peygamber ve hanımları hakkında ağır hakaretler eden birçok ateist, deist, agnostik, paratapar, menfaattapar tip ortaya çıkmış olmasına rağmen aynı Cumhuriyet Ehlisünnetçileri bunlar hakkında ÖLÜM fetvaları veremezken (verilsin demiyoruz elbette) iş Şiilere gelince katledilmelerine hemen cevaz verebiliyorlar.
Humeyni’nin ardından yerine gelen Hamaney “Peygamberimizin “pak” hanımlarına ve güzide arkadaşlarına hakaret eden bize etmiştir.” Diyerek bu tür terbiyesizlikleri yasaklamış, bu tür kelimeleri yayanları isim ve yer vererek –Londra’da, daha sonra İngiliz istihbaratına ait olduğu ortaya çıkan bir gökdeleni işaret ederek- “İngiliz Şiası” olarak isimlendirmiş ve “İngiliz Şia’sından da, Amerikan Sünniliği’nden de beriyiz” demişti.” Ki İran televizyonunda Sahabeye hakarete varan sözler eden birine soruşturma açılmasını ve Devlet Televizyonu Genel Müdürünün bu nedenle görevden alınmasını emretmiş ve bu olay AA Haber ajansına konu olmuştu.
3- “Onlar Fars biz Türküz”
Bu manipülasyonun da elle tutulur bir yanı yoktur. Zira İran’da Azeri/Türk nüfus Fars nüfustan fazladır. Ayetullah Ali Hamaney ve şimdi ülkenin başına geçen Mücteba Hamaney de Türk’tür. Ana dilleri Türkçe olan, evlerinde Türkçe konuşan kimselerdir. Ülkenin Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’da Türktür, Milli Savunma Bakanı da.
İki ülkede Selçuklu ve Anadolu Selçukludan gelen ortak kültürel mirasa sahiptir. Mezar ve evliya kültleri gibi tek eşliliğe dayalı kadının güçlü olduğu aile modeli de benzerdir. Horasan kültürü ve İslam’ın Anadolu’ya İran üzerinden gelmiş olması iki toplumu birbirlerine çok yaklaştırmıştır. Arapça’da olmayan “Abdest” ve “namaz” gibi kelimeler dahi İran’dan dilimize gelmiştir. Bunlara Eşrefoğlu Camiinden, Bursa Yeşil Camiye Sivas, Erzurum medreselerine kadar binlerce eser ve Mevlana şahittir.
Ancak İran’a saldıran Trump’tan Nedenyahuya, Ben Gvir’den Filistin Barış Kuruluna katılan Epsteinci Pedofillere kadar hiç birinin Türklükler de, İslam’la da ilgileri yoktur. (Tabi Türklükten kastımız ülkenin kaymağını yiyen Türklüğe de İslam’a da yabancılaşmış ya da onlarla hiç alakası olmamış Epstein’in Türkiye’deki mümesilleri/bayileri değil.)
Ki iddia edildiği gibi bile olsa, İslam HAK üzerine inşa edilmiştir, Siyonizm gibi kavmiyetçilik üzerine değil. Bizim inancımızda “Haklı” olana destek vermek farzdır, HAKSIZ (Hak’sız yani Allah’ın tercih etmediği, ALLAH’sız) olduğunda babanın tarafında bile olmak HARAM’dır.
Konuya dönelim ve “EGEMENLER bu propaganda ve manipülasyondan nasıl bir fayda umuyorlar” sorusuna cevap arayalım.
Bize göre bu propaganda üç önemli beklentiye hizmet ediyor:
1- Orta Dünya Coğrafyasında Emperyalist Egemenliği Sömürü şartlarının Devam Ettirilmesine
Kanaatimize göre eğer İran, Türkiye ve Mısır ya da Arabistan… Hatta Mısır veya Arabistan’a bile gerek yok, Türkiye ve İran bir araya gelirse ne İngiliz ne Amerika ne Rus emperyalizmi ne de İsrail Orta Dünya’da kalabilir. Ki Şiilerin verdiği destekle Osmanlının İngilizlere son 200 yılın en ağır mağlubiyetini yaşattığı Kut’ül Umara zaferi buna şahitlik edebilir. Bunun bilincinde olan sömürgeciler 150 yıldır bu ulusların binlerce yıla dayalı ihtilaflarını gündeme getirerek ve tahrik ederek bu toprakların petrolünü, altınını sömürüyor, bu ülkelerin başlarına birbirinden zalim Epstein’cı despotlar dikebiliyor ve onları triyon dolarlık haraçlarla soyabiliyor.
Nitekim daha bir iki gün önce Amerikalı Siyonist senatör Lindsey Graham bir TV kanalına verdiği röportajda kendisine sorulan “İran operasyonu için harcanan günlük 1 milyar dolar” hakkındaki soruya “İran rejimi devrildiğinde çok daha fazlasını alacağız” derken yüzü dalga geçer gibi değildi. Hatta fazlası ile ciddiydi.
Komşu olmalarına rağmen İran ve Türkiye uzun yüzyıllardır savaşmamış dünyanın en eski sınırlarından birine sahip olan ülkelerdir. Türkiye ve İran’ın İTTİFAK yapması hem İran’la korkutularak teslim alınmış Arap rejimlerinin Amerika’nın çevresinden dağılmasına; hem Dünyanın Ortasında metastaz yapmış kanserojen bir ur olan İsrail’i geldiği yere göndermeye; hem Rus, Çin ve ABD tehditlerine karşı sağlam bir cepheyi inşa edebilecek potansiyele sahiptir. Eğer bu gerçekleşirse, ortaya çıkacak kuvvet sömürgecilerin çok kısa sürede fitneleri ve adamları ile bölgeden çekilmek zorunda kalacakları bir süreci devreye sokabilir.
Yani emperyalizm, Orta Dünyada gelecekte de var olmak ve sömürüsünün devam etmesini istiyorsa her şart altında İran ve Türkiye arasındaki DÜŞMANLIK ve ihtilafın devam ettirilmesine yatırım yapmak zorundadır.
Bu yatırıma iyi bir örnek olarak Sadrettin Yüksel Hoca’ya ithafen anlatılan bir hatıra örnek verilebilir: Üstad, kendisine ölümüne kadar 2500-3000 dolar aylık bağlanılması teklif edildiğini, bunun karşılığında kendisinden ne istediklerini sorduğunda “Hiçbir şey istemiyoruz. Şiilerin bizden olmadığını söylemeniz yeterli” denildiğini naklettiği rivayet edilir.
Benzeri bir hadiseyi de Atasoy Müftüoğlu Beyefendiden dinlemiştik: “Kürt bir medrese âlimi kendisine bir dernekten her ay 2000 USD geldiğini söylemiş. “Ne için bu parayı veriyorlar?” diye sorduğumda “eğer konuda İran geçerse onlar Şii, biz Sünniyiz” demem için, demişti.
2- Türkiye’nin Doğal Misyonuna Dönmesinin Engellenmesi ve 100 Senelik İhanet Sürecinin Devam Ettirilebilmesi.
Bu propaganda Türkiye'nin, BİN senelik “Doğu’dan sömürdükleri, çaldıkları, el koydukları, dolandırdıkları ile refah içinde yaşamayı adet edinmiş BATI’nın sömürgeciliğine karşı Orta Dünya halklarının SİYASİ AKLI , kalkanı, göğüsleyicisi, lideri olma rolüne “tereddüt etmeden” İHANET edebilmesini meşrulaştırıyor.
Bu manipülasyon yöneticilere, sömürgecilerle kolayca ve engelsiz işbirliği yaparken, kendi –Müslüman- halkından gelebilecek tepkiyi bloke edebilme imkanını veriyor. Böylece yöneticilerin sıkıntıya girmeden sömürgecilerle iş tutabilmesine, kendi halkına olduğu gibi bin yıllık müttefiki Araplara, Kürtlere ve Filistinlilere ihanet edip onları ve onların KAYNAKLARINI İsrail, ABD ve İngiltere’nin eline terk edebilmesine fırsat sağlıyor. (Türkiye’nin Irak işgalinde ve 1,5 milyon insanı bulan katliamlarında Amerika’nın yanında oynadığı ya da oynamak istediği rol gibi.)
Bu propaganda son 150 senedir Türk Cumhuriyetinin yöneticilerinin, Türk Halkını KENDİ GEÇMİŞİNE ihanet ederek Batılı sömürgecilerin kapısında aciz bir dilenci gibi bekletirken, kendi Müslüman halkının gözünden düşmemesini sağlıyor. Batı’nın kapısında uşaklığını, silahşörlüğünü, bodyquardlığını, odalığını yaparken halkın gözünü boyuyor, aklını karıştırıyor, görüşünü bozuyor.
Yani “İran ya da Şii Düşmanlığı” içerdeki Amerikancılığı, İsrail’ciliği gizleyerek hükumete hareket alanı açıyor.
3- Yurt içi Siyonist Sermayenin ve Yerli ortaklarının korunması
Kanaatimize göre bunların içinde belki de en etkili sebep Siyonizmle işbirliği halindeki yerli sermayenin kendi servetini koruma kaygısı ile bölgedeki Emperyalizm/ABD ve İsrail karşıtı hareketleri boğma ya da manipüle etme çabasıdır.
Daha 1923 yılında Kamal Paşa’nın İzmir iktisad kongresinde İstanbul Sermayesine verdiği tavizler ve devlet eli ile bir yerli sermaye üretme çabası halen devam etmektedir. Bu süreç tıpkı diğer sömürülen ülkelerde olduğu gibi devlet eli ile zenginleştirilmiş, küresel sermayenin yerli montajcısı, distribütörü (pazarlamacısı) olan bir tufeyli zengin zümre ortaya çıkarmıştır. Ak Parti iktidarları döneminde yine DEVLET eli ile büyütülen dindar sermayenin de kendi markalarını, üretim ve pazarlama stratejilerini geliştirememiş olması “Siyonist” ortaklı YERLİ sermayelere dönüşmeleri onları sömürgeci yapılarla Müslüman ahalinin hoşlanmayacağı ilişki biçimlerine itmiştir. Nitekim menfaatleri Siyonist sömürgecilerle eklemlendiğinden içerden çıkabilecek sömürgeci karşıtı, HAMAS destekçisi, NATO Üslerinin kaldırılmasını isteyen, Orta Dünya özgürlük hareketleri onları rahatsız etmektedir.
(Dikkat ederseniz Komünist kelimesi Anadolu’da Dinsiz/Kitapsız/Allah’sız kelimeleri ile eş anlamlı kullanılırken, “mal/mülk/Para tapıcı anlamındaki Kapitalist kelimesi ya da Tanrının sınırlamalarını kabul etmeyen anlamındaki Liberal kelimesi böyle bir anlam yüklenmemiştir. Bizim kanaatimize göre bunların arasındaki temel fark Komünizmin kendilerini tehdit ediyor olması nedeniyle yerli sermayenin komünist hareketler aleyhine giriştiği propaganda ve manipülasyon çalışmalarıdır.)
Üstelik sağcı muhafazakâr sermayenin İngilizlerin desteklediği “KAMALİST jakobenlere” karşı 1946’dan beri “ÖZGÜRLÜKÇÜ(?) NATO ile kurmuş olduğu ittifak Yahudi Sermayesi ile iyi ilişkiler kurmayı zorunlu kılmaktadır. (Bu konu çok daha geniş işlenmeli.)
Gerek yerli Yahudi sermaye ile ortaklaşarak gerek Küresel Siyonist şirketlerin montajcılığından zenginleşmiş sağcı, muhafazakâr sermayenin “maaşlandırdığı” kesimlerin bölgedeki sömürgecilik ve sömürgecilerle fiili mücadele yanlısı yapılara karşı olmaları, kendi sermayelerini koruma içgüdüsü ile birebir ilgilidir kanaatindeyiz.
(Burada hemen herkesin tanıdığı bir İslamcı abimizin özel sohbetimizde anlattığı bir olay geldi aklıma: “Necip Fazıl ilk olarak Seyyid Kutup’u yücelten bir yazı yazdı. Sonrasında Kutup ve Mevdudi aleyhine yazı yazması, çok tanınan bir Mensucat Firması sahibinin kendisinden bunu rica edip yüklü bir bahşiş vermesiyle oldu.” demişti.)
Nitekim, katliam süresince hiç vicdanları sızlamadan İsrail’e ihracat yapmaya çalışanların büyük çoğunluğunun MÜSİAD firmaları olduğu, iktidar partisinin gözde vekillerinden birinin “İsrail’e giden her varil için 1,27 USD” pay alındığını açıklaması, savaşın en yoğun günlerinde eski bir Başbakanın oğluna ait olduğu iddia edilen bir geminin İsrail’in Hayfa Limanından çıkarken vurulması ve Amerika’nın İsrail’e vermek için ürettirdiği bombaları üreten firmalardan birinin Türk kökenli olduğu kamuoyuna yansımış bilgilerdir.
Yani Siyonist sermaye ile ortaklaşmış Yerli Sermaye HAK, Adalet, Din, İman, Kardeşlik, İnsanlık, Namus, Şeref, Filistin gibi “BOŞ İŞLER” nedeniyle para kaybetmek istemediği için bu söylemi piyasada sürekli yayan yapıları destekliyorlar.
Anlayacağınız bu propaganda az iş görmüyor.
Propagandanın arkasındakiler de işlerini gayet iyi yapıyorlar...
Hafife almamak lazım.
Bizdeki hikmet buna yetti. Doğrusunu Hüda bilir.
