Uğurlama
Kasabada bu gün hava hem çok sıcak, hem sıkıntılı. Hani nereye gitsen sığmazsın ya bazen; işte öyle bir durum yaşanıyordu. Burada hemen hemen herkes birbirini tanır ve iyi ya da kötü, birbirlerinin her şeylerinden haberdardırlar. Konuşanlar, konuşulacaklar bellidir. Alt başında konuşulan, üst başında anında duyulur.
Bugün öbür âleme, iki kişi uğurlanacaktı. Biri öğle namazını müteakip, diğeri ikindiyi. Bu durumda, ikisinde de Abdullah her haliyle hazırdır… İnsanlar ona hep takılır fakat o söylenmesi gerektiği kadarını söyler. Ondan, hangi şartta olursa olsun, asla daha fazlası sadır olmaz.
Abdullah, kasabanın her kesimi tarafından en sevilen kişisidir. Ne düğün, ne bayram, ne cenaze, onsuz olmaz. Kasabanın olmazsa olmaz neşesi, bereketi muhabbetidir.
Bir gün, kime kızmış veya küsmüşse ortalıkta görünmez oldu. Bütün esnaf ve kasaba halkı, bulunması için işini gücünü bırakıp aramaya koyuldular. O yokken kasabanın başına gelmeyen kalmamıştı. Deprem, su baskını… Belki de o, bu durumdan önceden haberdardı. Ama bunu kimse öğrenemedi. Günler sonra kendiliğinden çıkıp geldi. Kendine sordular fakat sorular hep cevapsız ve havada kaldı.
İlk cenaze töreninde, durmadılar, yine durmadılar. Abdullah, uğurlama töreninde, bir de bunlar akıllı insanlar olacaklar, şimdi burada bari yapmayın diye içinden söylendi durdu.
Hayatta iken kısa sürede varlıklı, bir büyük adam olmuştu. Rahmetlinin, zor durumda kalsa bile hiç kimse için kullanmaya kıyamadığı, çok güzel arabaları vardı. Geniş bir garajı olan, bahçeli ve gösterişli bir evi vardı. Etrafında kaç çeşit koruma olduğu belli olmayan, küçük bir saraycık; daha ne olsundu? Varlık ve yokluk aynı yolda var olmaya çalışırken, bazen biri öne geçer bazen diğeri. Bugün de biri diğerinden öne geçmişti…
Rahmetli, bugün bir ölüyü uğurlamaya gidiyordu, yani kendini…
Yaşıyorken, az çok biliyoruz ama öldüğünde insanın kıymeti nasıl ölçülecekti, bunu kimse bilemezdi. Nasıl yaşarsan öyle ölürsün derler. Bir deyim ya da bir söz, gerçeklik derecesi hâlâ bilinmeyen, hak edilmiş veya edilmemişlik…
Varlığı ve hırsları belli ki ona iyi gelmemişti. Yaşadığı müddetçe sahiplenmekten yorgun düşmüştü. Kalp krizi ile hastaneye kaldırıldığı gün anlamıştı; kime, neye, nasıl ve ne kadar değer verileceğini! Buradan çıkabilecek miydi, bunu hiç bilmiyordu. Çok ağrısı vardı, hem de sol yanı, ince ince… Ambulansla getirdikleri hastane odasında kendine geldiğinde, pencere kenarında bir yatakta tek başına yatıyordu. Yakınlarından kimseyi içeri almamışlardı. Tek başınalığı ve çaresizliği........
