Tefekkür İhtiyacı
Karakoç’un Tefekkür Anlayışı Üzerine
Günümüz insanı, bilgi ve teknoloji çağında her türlü dış uyaranla kuşatılmışken, ruhunun derinliklerine yönelme fırsatını çoğu zaman ihmal etmektedir. Kalbin sessizliğine kulak vermek, ruhun kıpırtılarını fark etmek ve varoluşun anlamına dair sorularla baş başa kalmak, modern insan için nadide bir lüks zannedilse de aslî bir ihtiyaçtır. İşte tefekkür, bu ihtiyacın en güçlü giderme vesilesidir.
Tefekkür, kalp ve ruhun bir araya geldiği, insanın kendini ve evreni sorguladığı derin bir yolculuktur. İnsanın manevi olgunluğuna katkı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda hayatın karmaşasında dingin bir liman oluşturur.
Evet, her düşünceye, her tasavvura ve her davranışa Hakk’la yön vermek, Hakk’a yönelmek, hakkı görmek, hakkı göstermek, Esmâ sahiline demirlemek, tesbihhân olmak, hamd etmek hep tefekküre bağlıdır.
Tefekkürün Anlamı ve Önemi
İnsanı hakikate ulaştıran, kâinatı okunur bir kitaba çeviren, Kur’ân âyetlerine derinlik kazandıran tefekkür; ibadetlerin özüne ruh veren bir nur ve idrak kapısıdır. Peygamber Efendimizin de tefekküre diğer ibadetlere denk hatta daha ötesi bir konum verdiğini; insanın varlık ve nimetleri düşünerek Allah’a yönelmesini teşvik ettiğini ifade edebiliriz.
Kur’ân’a yönelmek, onu anlamaya çalışmak ve hayatı onun öğretilerine göre şekillendirmek; kâinatta gizli olan ilahî hakikatleri keşfetmek insana her an yeni bir iman derinliği kazandırır. Bu idrak ile insan; imandan tevhide, tevhidden teslimiyete, oradan mârifete, mârifetten muhabbete, muhabbetten ise ruh huzuruna doğru ilerler, hayatı bir anlam kazanır; bu yolculuk sonunda ahirete ve Allah’ın rızasına ulaşır.
“رَب زدني فيك تحيرا” — “Benim sana olan hayretimi daha da artır” duasının da bir hikmeti de budur. Tefekkür hayreti, hayret ise muhabbeti artırır. O yüzden İslâm’ı duya duya, doya yaşayan bir hak dostu olan Zünnûn el-Mısrî, Kuşeyrî Risâlesinde der ki: “Allah’ı en iyi tanıyan, O’nun hakkında en fazla hayret edendir.”
İşte bu sebeple Kur’ân, insanı göklerin ve yerin yaratılışında tefekküre çağırır; kâinatı bir ilahî kitap gibi okumayı tembihler. Tefekkür, ruh ve aklı sessizce buluşturur, kâinat kitabının kapısını açan anahtar olur; kalbi marifetle, ruhu muhabbetle dirilten ilahî bir nefes olur. Vahyin ışığında eşya okunur; her varlık Allah’ın ismini fısıldar. Bu yolculuk, imandan tevhide, tevhidden teslimiyete, oradan mârifet ve muhabbete uzanır; insanı kemale, hayatı ise rıdvân-î ilâhî ufkuna taşır.
Başlangıcında her şeyi Allah’a bağlama esasına göre planlanmış bir tefekkür, sonsuza kadar sürer; “Evvel” ve “Zâhir”den başlayıp “Âhir” ve “Bâtın”a yönelir. Böyle bir tefekkür hem varlığın şekil ve tecellî yollarını keşfetmeye davet eder hem de gafletin izale salonudur.
İnsan, tefekkürle yaratılışın hikmetini, Allah’ın kudretini ve kendi sorumluluğunu kavrar;........
