menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kazandığın Dava, Kaybettiğin Vicdan Olmasın

12 0
21.04.2026

Rabbimiz tarafından yaratılan varlıklar arasında en üstün olan insandır. Onu diğer varlıklardan üstün kılan ise sahip olduğu manevî hasletlerdir. Bu hasletler; akıl, vicdan, gönül, tefekkür ve tercih gibi soyut kabiliyetlerdir. Tek yaratıcı ve mülkün sahibi olan Rabbimiz, diğer varlıklarda bulunmayan bu özelliklerle donattığı insana bazı sorumluluklar ve vazifeler yüklemiş ve Ona şöyle hitap etmiştir:

“Hayat sadece bu dünyadan ibaret değildir. Bu dünya bir imtihan yeridir. Gerçek ve sonsuz hayat ahirettedir. Bu sebeple bu dünyadaki inançlarına, düşüncelerine, söz, eylem ve davranışlarına dikkat et ki; kıyamette ebedî saadet yurdu olan cennete gidesin. Aksi hâlde ebedî mekânın büyük azap yurdu olan cehennem olabilir.”

Bu girişi şunun için yaptım: Bizler bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Başta ailemiz olmak üzere, yakınlarımızla; iş ve ticaret ilişkisi içinde olduğumuz insanlarla, yani cemiyetle birlikte yaşıyoruz. Hepimizin tâbi olduğu bir devlet ve bu devletin koyduğu kanunlar ve kurallar vardır. Devletin gücü, onu oluşturan milletin adalete olan güvenle orantılıdır. Bu sebeple, halk adına kanun çıkaranlar ile bu kanunları uygulayanların çok dikkatli olması gerekir. Çünkü temel bozuk olursa bina sarsılır. “Adalet mülkün temelidir” (devletin temeli adalettir.)

Kanunları koyanlar, fıtrata, ilme ve kültüre uygun kanunlar çıkarmalılar. Aksi durumda hem toplum düzeninin bozulmasına sebep olurlar hem de bu kanunlar sebebiyle maddî ve manevî zarara uğrayanların vebali ahirette karşılarına çıkar. Bu yüzden hem teşri (kanun koyma) hem de tevzi makamında olanlar bu hakikate dikkat etmek zorundadır.Ülkemizde ve dünyada maalesef asırlardır —özellikle son asırda ve son günlerde— yaşananlar, devletler arası ilişkilerde hukukun öldüğünü göstermektedir. “Güçlü olan haklıdır; ben güçlüysem sana her şeyi yaparım: bombalarım, öldürürüm, petrolüne, toprağına el koyarım…” anlayışı artık açıkça uygulanır hâle gelmiştir.

Biz Kendimizden Sorumluyuz

Elbette bizler fert olarak bu büyük meseleleri tek başımıza değiştiremeyiz. Ancak kendi hayatımızdan sorumluyuz. Ticaret yaptığımız, alışverişte bulunduğumuz ya da komşuluk ettiğimiz insanlarla bir anlaşmazlık yaşadığımızda; eğer kanun ve mahkeme, akla ve vicdana zıt şekilde bize maddî veya manevî bir çıkar sağlıyorsa, işte imtihanımız tam da orada başlar.

Tuttuğumuz avukatın güçlü olması, karşı tarafın hakkını yeterince savunamaması ya da kanunların adil olmayışı sebebiyle başkasının hakkını yersek, bunun sonucu ne olur? Şu olur: Hem ahirette büyük bir kul hakkına girmiş oluruz hem de bu dünyada cemiyet düzeninin bozulmasına katkı sağlarız. Bu yüzdendir ki adaleti sağlam olmayan devletler ve milletler gerçek anlamda güçlü olamazlar. Yazımı bu düşünceleri destekleyen birkaç örnekle tamamlıyorum:

“Her Yasal Hak, Helal Değildir.”

1. “De ki: Rabbim her işte doğru ve adaletli olmayı emretti.” (A’râf, 29)

2. “Ben ancak bir beşerim. Siz bana davalı olarak geliyorsunuz. Belki biriniz delilini diğerinden daha iyi anlatır; ben de dinlediğime göre onun lehine hüküm veririm. Kime kardeşinin hakkını hüküm yoluyla almışsam, ona ateşten bir pay ayırmış olurum.”

3. Bir gün bir köle, İmam-ı Âzam’ın yanına gelir: “Efendim,” der, “sahibim sizin talebenizdir ve sizi çok sever. Duydum ki bir dediğinizi iki etmez. Söyleyiverseniz de beni azat etse.” İmam-ı Âzam bir müddet düşündükten sonra şöyle der: “Evladım, bu talebini bana üç gün sonra hatırlat. Köle şaşırır: “Neden şimdi değil de üç gün sonra?” İmam-ı Âzam cevap verir: “Benim şimdi bir köle azat edecek kadar param yok. Hesap ettim, üç gün sonra tamam olur. O vakit bir köle azat edeyim ki talebeme de senin isteğini söylemeye yüzüm olsun.”

4. Merhum Alev Alatlı’nın “Her yasal hak, helal değildir.” sözü, hukuki yasallık ile ahlaki ve vicdani doğruluk arasındaki farkı veciz bir şekilde ifade eder. Yasalar insanlar tarafından yapıldığı için eksik, yanlış ya da zamanla geçerliliğini yitirmiş olabilir. Bu nedenle insanın son karar mercii kalbi ve vicdanı olmalıdır. Çünkü vicdan canlıdır ve her an Rabbimiz tarafından yenilenir. Ahiret odaklı düşünen bir insan, bu gerçeklere göre yaşar. Bunun aksine kalbi kararmış, vicdanı körelmiş ve hayatı yalnızca bu dünyadan ibaret gören biri ise “Haram helal ver Allah’ım, senin kulun yer Allah’ım.” diyerek ebedî olanı geçici olana tercih etmiş olur. Kanun koyucularımız, kanun uygulayıcılarımız, davalı ve davacı tüm vatandaşlar bu gerçekleri bilmeli değil mi?


© Habername