Alevi-Tahtacı Köylerinden Avşar Obalarına
Türk'ün el emeği, göz nuru, asırlardır sürüp gelen halı ve kilim sanatını yaşatan, kökleri Konya'ya uzanan firmamız adına araştırma yapıyordum.
Konya merkezli bu firmanın adına, Manisa yöresinde çok ince, çok zarif ve dünya gözüyle pek az görülebilecek kadar kaliteli halıların dokunduğunu biliyordum; kulağıma gelen rivayetler, ustaların adeta ilmik ilmik şiir dokuduğu köylerden söz ediyordu.
Bu söylentilerin peşine düşmek, o köy ve kasabaları bulmak, dokunan halıların kaynağına gidip insanıyla tanışmak için Manisa ve Kütahya illerinin kaza, kasaba ve köylerini teker teker dolaşmaya karar verdim.
Aylar süren bu yolculukta, yalnızca iş peşinde koşmadım; konakladığım her yerde kahvelere oturdum, evlere misafir oldum, sofralarına ortak olduğum insanlarla dostluklar kurdum, her sohbetin satır aralarında Anadolu'nun hafızasını, yoksulluğunu, onurunu dinledim.
Rekabet içinde bulunduğumuz büyük bir firma vardı; bu firma, bölgenin bazı kasabalarında güçlü bir şekilde kök salmıştı.
Öyle ki, Manisa taraflarında bir kasabayı tamamen ele geçirmiş, orada kendi himayelerinde bir kooperatif kurdurmuşlardı; o kasabada kooperatifin kapısından içeri, onlar dışında hiçbir halı imalatçısı giremiyor, başka hiçbir firma oraya adım atamıyordu.
Bu kasabayı bulmak kolay olmadı; günlerce, hatta aylarca süren arayış, kimi zaman tozlu yollarda, kimi zaman çamura saplanmış lastik izlerinde, kimi zaman da küçük kahvelerin dumanlı havasında sürdü.
Ben, hem işimin peşinde, hem de merakımın yönlendirdiği bir yolcuydum; nihayet, o kasabayı bulduğum gün, içimde hem bir sevinç hem de uzun süren bir arayışın yorgunluğunu taşıyordum.
Aradığım yer, Manisa'nın Kula ilçesine bağlı Encekler kasabasıydı.
Haziran ayının kavurucu sıcağında, İzmir'den yola çıktık; yanımda, eski MHP milletvekili İhsan Kabadayı'nın yeğeni Ahmet vardı.
Güneş, Ege'nin o kendine has, yakıcı ama tanıdık sıcaklığını kasabanın toprak yollarına, beyaz badanalı evlerine, kiremitle örtülü damlarına boca ediyordu.
Kasabaya vardığımızda, vakit ikindi üzeriydi; güneş gökyüzünde hâlâ yüksekçe, ama yavaş yavaş günün yorgunluğunu belli eden bir eğimdeydi.
Kasaba meydanında, kahvenin önünde oturmuş, yerel hayatın nabzını tutan birkaç kişiyle tanıştık.
Muhtar, öğretmen, imam, kooperatif başkanı ve halk ile kısa sürede, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi, sıcak ve samimi bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.
Kasabanın gündelik meselelerinden, halı dokuyan kadınların emeğinden, kooperatifin işleyişinden, devlet kapısının uzaklığından söz ettik.
Söz döndü dolaştı, namaza geldi.
İhsan Kabadayı'nın yeğeni Ahmet, öğle vaktinin geçtiğini, ikindi vaktine girdiğimizi hatırlattı ve:
"Öğle namazını kaza edelim, ikindi namazını da kılalım." dedi.
Ben, nerede abdest alıp nerede namaz kılabileceğimizi sorduğumda, orada bulunanlar birbirlerine baktılar, hafifçe gülümsediler.
Kasabanın kendine has, hafif muzır ama misafirperver tebessümüyle, meydandaki çeşmeyi işaret edip:
"Orada abdestinizi alın; karşısındaki eve girin, namazınızı orada kılın." dediler.
Haziran sıcağında çeşmeden akan serin suyla abdest aldık; güneş o kadar kavurucuydu ki, elimizi yüzümüzü kurulamaya dahi gerek kalmadı, su tenimizde anında buhar oldu.
Sonra, bize gösterdikleri eve girdik.
Evin içine adım attığım anda, beni kasaba kokusu karşıladı; toz, toprak, yiyecek, içecek, kilim, yün, tütsü; hepsi bir araya gelip sadece o coğrafyaya ait bir kokuya dönüşmüştü.
Ben bu kokuyu çok severim; çocukluğumun, kendi kasabamızın, anamın ocak başında pişirdiği ekmeklerin, sobada kaynayan çaydanlığın kokusudur bu.
Ahmet biraz tedirgin, biraz şakacı bir edayla:
"Namaz seccadesi yok, üstelik evde değişik bir koku var." dedi.
"Ahmetçim, burası kasaba evi; yiyecek ve içecekler var, koku onlardan geliyor.
Bu kasaba kokusudur, bizim kasaba evlerimiz de böyle kokar." dedim.
Seccade niyetine bulduğumuz düz bir zemin üzerinde namazımızı kıldık, ardından yeniden kasaba meydanına, bıraktığımız sohbetin başına döndük.
Sohbet kaldığı yerden, hiçbir kopukluk olmamış gibi devam etti.
Derken ahaliden biri, dini bir mesele sordu.
"İmama soralım." dedim.
Orada bulunanların gülüştüğünü fark ettim; merakla:
"Hayırdır?" diye sorunca, içlerinden biri:
"Siz namaz kılacağız deyince, imam ile öğretmen sıvıştılar." dedi.
Bu söz, hem kasabanın mizahını, hem de o dönemin siyasi-dini gerilimlerini içinde barındıran küçük bir anekdottu.
Fazla üzerinde durmadık; sohbetimizi bitirdik, tekrar görüşmek üzere vedalaştık ve kasabadan ayrıldık.
İkinci ziyaretimde, yolum yine o taraflara düştüğünde, önce Salihli'ye uğradım.
12 Eylül öncesinde MHP ilçe........
