İlk kurşun
Adı Hasan Tahsin’di. 1883 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Binbaşı Seyit Beyin de teşvikiyle Harbiye Mektebine girdi. Mezuniyetinin ardından önce Van’a atandı, sonrasında Kuleli Askeri Lisesinde öğretmenlik yaptı, ardından Mülazım-ı Evvel (üsteğmen) rütbesiyle merkezi Selanik’te bulunan 3. Orduda görevlendirildi. Bu görevi esnasında İttihatçı subaylarla tanışıp teşkilatın silahşorlarından biri haline geldi. Çeşitli eylemlere karıştı. Meşrutiyet sonrası 31 Mart hadisesine müdahale etmek için İstanbul’a gelen “Hareket Ordusu”na katıldı. Ardından tekrar Selanik’e döndü. Meşrutiyetin birinci senesinde “Silah” adında askeri nitelikli bir dergi çıkarmaya başladı. İlk sayısı 23 Temmuz 1909’da yayınlanan dergiyi bir yıl süreyle haftalık olarak yayınladı. Tanınıp şöhret bulmasında askerliğinden ziyade bu yönü ağır bastı. Kendisine “Silahçı Tahsin” denilmeye başlandı.
Bu esnada silahşor subayların faaliyetleri kamuoyunda tepki çekmeye başlamıştı. Tepkiler karşısında zora düşen hükümet ani bir kararla bu subayların ordudan uzaklaştırılarak sivil hayata geçirilmesine karar verdi. Bu karar sonrası Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı gibi isimlerle birlikte Hasan Tahsin de ordudan ayrılmak zorunda kaldı. Sonrasında kendini gazeteciliğe verdi. Silah Dergisinin formatını değiştirerek siyasi bir gazeteye dönüştürdü. Silahıyla savunduğu teşkilatına bu defa gazetesiyle siper oldu. II. Meşrutiyet döneminin en tartışmalı gazeteciliğini yaptı. İttihatçı politikaları cansiperane savunurken ateşli, provokatif, tehditkar ve birbirinden sert yazılar yazdı.
“Son günlerde İttihatçı karşıtı paçavralar o kadar çoğaldı ve adileşti ki, memleketimizde ne kadar çok namert, ne kadar çok kahpe, rezil ve ahlaksız varmış diye eseflendim. Bu tehditleri savuran rezil ve kahpelere cevap vermeye değil, hoşt demeye mecbur kaldım.”
Bu satırlar dil ve üslubunu gösteren örneklerden biriydi. Kültürel derinlikten uzak, küfür ve hakaret yüklü ifadeler kimilerinin hoşuna gitse de kısa zamanda bazı hükümet mensuplarını bile rahatsız etmeye başladı. Hükümet sözcüsü gibi hareket etmesi, üstelik kalemini sadece muhalefete değil pasif gördüğü devlet yöneticilerine de yöneltmesi rahatsızlığı artırdı. Selanik Valisi Hüseyin Kazım Kadri gibi kimi yöneticiler “şu baş belası, sarhoş ve edepsiz herifi durdurun” demek zorunda kaldılar.
Onların bu feveranı mıdır yoksa Hasan Tahsin’in hızını artırarak hükümet politikalarını da eleştirmeye başlaması mıdır bilinmez gazetesi kapatıldı. Takibata uğrayıp çeşitli cezalar aldı. Kapatılan gazeteyi “salah” ve “Bomba” adlarıyla tekrar yayınlasa da takibattan kurtulamadı. Gazeteciliği bıraktı, Selanik’i terk edip İstanbul’a döndü.
İstanbul’a dönüşünden sonra İttihat ve Terakkinin istihbarat ve fedai yapılanması olan Teşkilat-ı Mahsusa bünyesine alındı. 1918 yılıydı. Dünya Harbinin olanca şiddetiyle sürdüğü günlerdi. Pervasızlığı ve cesareti de dikkate alınarak Trakya ve Makedonya cephelerinde çete teşkilatı kurmakla görevlendirildi.
Ancak bekleneni veremedi. Üstelik bu işin kendisine göre olmadığını söyleyerek kimseye haber vermeden İstanbul’a döndü. Bu dönüş sonu oldu. Zira görevde laubalilik ve emre itaatsizlik Teşkilat-ı Mahsusa’nın asla affetmeyeceği ağır bir suçtu. Bir akşam teşkilatın merkez-i umumi binasına çağrıldı. Ertesi gün Edirnekapı Mezarlığında cesedi bulundu.
İple boğularak infaz yöntemi teşkilatta bilinen bir mesajdı.
.....................
Adı Osman........
