menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir özgüven devrimi

9 0
18.11.2025

Avrupa’nın sıkışmışlığını ve gelinen noktada "Türkiye mecburiyeti" ile nasıl yüzleştiğini son yazımda değerlendirmiştim.O madalyonun jeopolitik pencereden görünen dış yüzüydü. Okuduğunuz yazıda ise madalyonun iç yüzüne, yani 'aktör' konumunun tarihi süreçteki karşılığına odaklanmak istiyorum.

II. Viyana Kuşatması'nın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla başlayan gerileme dönemi asırlar boyunca adeta kodlarımıza işledi. Batı karşısında hissedilen ve nesilden nesile devreden bir özgüven sorunuydu yaşadığımız. Osmanlı'nın son döneminde görülen "Garp Mukallitliği" (Batı taklitçiliği/hayranlığı), psikolojik kırılmanın ilk entelektüel yansıması oldu.

Akımın sembol isimlerinden Abdullah Cevdet, "Batı medeniyetini gülüyle ve dikeniyle almak" gerektiğini savunarak, pragmatik bir modernleşmeyi değil, toptan bir taklidi işaret ediyordu. "Özgüven meselesi" o kadar derindi ki, "neslimizi ıslah etmek için Avrupa'dan damızlık erkek getirmek" gerektiği şeklindeki tartışmalar, çöküşün en trajik sembolleri olarak tarihe geçti.

Psikolojik kriz, sadece entelektüel bir tartışma olarak kalmadı; doğrudan siyasi ve toplumsal sonuçlar üretti. Batı emperyalizmi, yerel mekanizmaları da devşirerek "sınır ötesini düşünmeme" telkinini Türk halkına her türlü yöntemle empoze etti. Böylece Batı'yı rahatsız etmek istemeyen içe dönük dönemlerde, Türkiye kendi "gönül coğrafyasını" aklına getirmekten bile korkar hale geldi.

Bu "tarihsel amnezinin (hafıza kaybının)" en somut kanıtı, Sovyetler Birliği dağıldığında yaşandı. Bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri ortaya........

© Haber7