Kısır döngü
Geçen hafta İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın açıklamaları ve ona gelen tepkiler, ekonomi gündemini şekillendirdi. Aran, enflasyonla mücadele programı yanında sanayide dönüşümü de içeren bir başka programa geçilmesini gerektiği görüşünü dile getirirken, esasında Şimşek programının çıkış stratejisinin ne olduğunu sorgulamıştı.
Kısaca hatırlatmak gerekirse, Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetiminin başına getirilmesinin temel amacı, Türkiye’nin bir ödemeler dengesi krizi yaşama riskini bertaraf etmekti. Bu hedefe büyük ölçüde ulaşıldı. Yabancı sermaye yeniden Türkiye’ye yöneldi. Bunun nedeni ne hukuk devletinde ani bir iyileşme ne de siyasal rejimde demokratikleşme işaretleri. Esas neden, Türkiye’nin yabancı sermayeye yüksek reel getiri sunan ülkelerinden biri haline gelmesi. Ülke Şimşek programıyla beraber yeniden uluslararası sermaye açısından cazip bir faiz ve kur arbitrajı alanına dönüştü.
Bu nedenle Şimşek programının ilk başarısı, üretim yapısını dönüştürmek değil, finansal kırılganlığı yönetmek oldu. Başka bir deyişle, kriz şimdilik ertelendi.
Aran’ın görüşlerinin bu kadar ilgi görmesinin bir başka nedeni de Merkez Bankası’nın Çarşamba günü açıkladığı faiz kararı öncesinde Yeni Şafak gazetesinden gelen “Şimşek’in enflasyonla mücadele programı çöktü” manşeti oldu.
Aran’ın açıklamaları Yeni Şafak manşetiyle birleştiğinde ekonomi yönetiminden tepkiyle karşılanmış olsa gerek, Aran sonradan yaptığı açıklamalarla sözlerini yumuşatmaya çalıştı. Hatta çıktığı televizyon programında ekonomi yönetimin önemli isimlerinden defalarca özür diledi. Esasında Aran özür dilenmesi gereken bir şey söylememişti. Sadece herkesin er ya da geç sormak zorunda kalacağı soruyu erkenden sordu: Programın çıkış stratejisi nedir?
Şimşek’in buna, “enflasyonla mücadele çok oluyor, artık bir yerde duralım” yaklaşımını miyopik bulduğunu söyleyerek yanıt verdi. Savaşın küresel ekonomi açısından önemli bir arz şoku yarattığını, enerji fiyatlarında belirsizlik bulunduğunu kabul etti. Yani dış dünyanın program üzerindeki baskısını inkâr etmedi. Ama buna rağmen temel çizgisini değiştirmedi.
Enflasyonun düşmesi elbette önemlidir. Fakat mesele zaten bu değil. Mesele, enflasyonu düşürmek için uygulanan politikanın bütün yükünü ücretlilere, emeklilere, küçük üreticilere ve reel sektörün daha kırılgan kesimlerine yıkan bir programın, toplumun geneli için nasıl refah üreteceğidir.
Aran ile Şimşek arasında geçen bu karşılıklı açıklamaların arka planında, Merkez Bankası’nın 22 Nisan tarihli Para Politikası Kurulu toplantısı vardı. Toplantıdan çıkan kararla politika faizi yüzde 37’de sabit tutuldu. Karar metninde mart ayında enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğu, ancak öncü verilerin nisan ayında bu eğilimin yeniden bir miktar yükseleceğine işaret ettiği belirtiliyor. Daha da önemlisi, jeopolitik gelişmelerin yarattığı belirsizlikler nedeniyle enerji fiyatlarında yüksek seyir ve belirgin oynaklık gözlendiği söyleniyor. Ayrıca bu gelişmelerin yurt içi enerji fiyatları üzerinden hem maliyet kanalıyla hem de iktisadi faaliyet üzerinden enflasyonu etkilediği açıkça kabul ediliyor.
Bu önemli bir nokta. Çünkü Merkez Bankası da artık enflasyonun “yalnızca” iç talep meselesi olmadığını teslim etmiş oluyor. Aynı metinde “göstergeler iktisadi faaliyette yavaşlamaya işaret ederken” deniliyor. Yani ekonomi yavaşlıyor, dış şoklar maliyet baskısı yaratıyor, enerji fiyatları oynak, ama buna rağmen sonuç değişmiyor: Sıkı para politikası sürecek, gerekirse daha da sıkılaştırılacak.
Burada ciddi bir çelişki var. Bir yandan dış şokları ve iktisadi yavaşlamayı kabul ediyorsunuz, diğer yandan elinizdeki tek araç yine talebi baskılamak oluyor. Oysa savaşın, enerji maliyetlerinin ve dışa bağımlı üretim yapısının yarattığı baskıyı faiz artırarak ortadan kaldırmak mümkün değil. Faiz artışı iç talebi bastırabilir. Ama petrol fiyatını düşüremez. Doğalgaz maliyetini azaltamaz. İthal girdiye bağımlı üretim yapısını kısa vadede dönüştüremez.
Esasında çıkış stratejisi nedir, nasıl olmalıdır konusuna verilen ana akım yanıtlar belli. “İyi yönetişim”, “yatırım ortamının iyileştirilmesi”, “dış entegrasyon”, “yapısal reformlar”, “katma değer zincirinde yukarı çıkmak” gibi kavramlar, 2000’lerden beri farklı biçimlerde önümüze konuyor. Günümüzde bu kavramlara “yeni sanayi politikası” ve “ikiz dönüşüm” gibi kavramlar da eklendi ve hatta devletin geri dönüşü başlığı “utangaç” da olsa gündeme getirildi.
Dolayısıyla, çıkış stratejisi nedir sorusunun yanıtsız kalması, iktidar çevrelerinin liyakat eksikliğinden ya da bilgisizlikten kaynaklanmıyor. Yeni sanayi politikaları çoktan küresel yeni ortodoksinin kelime dağarcığı eklenmiş durumda. Yeşil dönüşüm, teknolojik dönüşüm, beşeri sermaye, stratejik sektörler ve devletin yeni rolleri… Şimşek gerektiğinde bu dili gayet iyi konuşabiliyor.
Ancak bu politikalar yeni bir büyüme koalisyonu ve onun desteklediği yeni bir büyüme stratejisi gerektirdiğinden, bunun motoru olabilecek bir güç dengesi ve sınıfsal dizilim henüz ufukta yok. Daha açık söyleyelim. Şimşek programının bugünkü omurgası finansaldır: Yüksek faiz, sermaye girişi, rezerv birikimi ve “yatırımcı güveninin” yeniden tesisi. Üretim yapısının dönüşümü ise bugünün değil, sürekli ertelenen yarının meselesi olarak sunuluyor.
Oysa Türkiye’nin temel sorunu tam da burada. Ekonomi yönetimi bir kez daha sıcak para, yüksek reel faiz ve dış kaynak girişleriyle zaman kazanmaya çalışıyor. Sorun tek tek aktörlerde değil. Sorun, yine aynı kısır döngünün içinde sıkışmış olmamızda.
