menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İktidarın önündeki yol çatallanırken alternatif senaryolar neler?

45 56
22.02.2026

Geçen haftaki yazıda, 2027 seçimleri yaklaşırken AKP’nin karşılaştığı üçlü açmazı ele almıştım. Buna göre istikrar programının sürmesi, iktidarın sürekliliğinin korunması ve toplumsal rızanın yeniden üretilmesi hedeflerinin hepsinin aynı anda gerçekleşmesi oldukça zor. Özellikle iktidarın sürekliliğinin korunması konusunda, iktidar bloku içi dengelerin nasıl sürdürüleceği önemli hale geliyor. Zira iktidar bloku homojen bir bütün değil, çıkarları farklılaşan sermaye fraksiyonlarından, devlet kurumlarından ve siyasi partilerden/siyasi alandan oluşuyor. İstikrar programının uygulanması hem iktidar blokunun bütünlüğünün korunmasını hem de toplumsal rızanın kazanılmasını zorlaştıran koşulları yaratıyor. Bu ise, seçim sürecindeki otoriterleşmenin güncel dinamiklerini tanımlıyor.

Geçen haftaki bu yazıdan bu yana, yukarıda işaret ettiğim dinamiklerde yeni gelişmeler oldu. Yeni Şafak gazetesinden gelen yeni eleştirilere, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamaları eşlik etti ve bir kere daha iktidar bloku içindeki, özellikle de sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimden ortaya çıkan, ancak siyasi sonuçları da olan çelişkiler açığa çıktı. Bu yazıda, sözünü ettiğim gerilimlerin güncel arka planını ve olası senaryoları ele alacağım.

Sürekli ıskalanan hedefler

Mevcut gerilimin arka planında yüksek faizler ve istikrar programı var. Ancak bunun güncel bir tartışma konusu haline gelmesinde, enflasyonun bir türlü düşürülememesi etkili oldu. Geçtiğimiz hafta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının (TCMB) hazırladığı enflasyon raporunun kamuoyuna açıklanması sırasında TCMB’nin 2026 sonundaki hedefini değiştirmemesine rağmen (Yüzde 16 hedefi korundu), tahmin aralığını yukarı kaydırması, 2026 sonu için de hedefin tutmayacağı görüşünü daha da güçlendirdi.

TCMB zaten 2025 yılındaki ara hedefi olan yüzde 24’ü tutturamamıştı. Enflasyon 2025’i yüzde 30.9 ile kapatmıştı. TCMB’nin bu sapmayı açıklarken kullandığı gerekçelerin (ithalat fiyatları, gıda şokları, enflasyondaki atalet) açıklayıcı olmaktan uzak kalması, “Bu iş bir yere girmiyor” hissini pekiştirdi. TCMB yetkililerinin uyguladıkları politikaların olumsuz sonuçları belirli toplum kesimleri tarafından üstlenilirken, amaçlanan sonuçlara ulaşılamaması karşısında sürekli bahane bulma çabaları “Patinaj çekiyoruz” düşüncesini pekiştirdi.

Buna ek olarak, enflasyon raporunun açıklanması sonrasındaki soru-cevap kısmında TCMB Başkan Yardımcısı Fatma Özkul’un yaptığı açıklama ise, tam bir soğuk duş etkisi yaptı. Özkul kurda “Reel değerlenme, uyguladığımız para politikasının doğal bir sonucu. Dönem dönem devam edebilir ama bunun sürdürülebilir olduğunu söylemek mümkün değil” diyerek, TCMB’nin istikrar programının iki temel direğinden birinin (Reel ücretlerin baskılanması ve TL’nin reel olarak değerlenmesi), sürdürülebilir olmadığını belirtmiş oldu.

Kısacası, enflasyon hedefinin sürekli ıskalanması ve faizlerin yüksekliği, uygulanan istikrar programının nasıl sonlandırılacağı konusundaki soru işaretlerini daha da artırdı.

Yoğunlaşan eleştiriler

Bu ortamda muhalefetten değil ama iktidar bloku içeresinde yer alan kesimlerden gelen eleştirel seslerin yükseldiğine şahit olduk. MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir “Bu saatten sonra sıkı para politikasıyla, kemer sıkmakla sonuç alınamaz, çünkü problemler kronik” derken “Şu anda açık ara en büyük problem finansman. Finansmana ulaşabiliyorsunuz ama maliyetler çok yüksek” vurgusunu yaptı.

Benzer şekilde AKP Milletvekili Şamil Tayyar, “Her yıl farklı gerekçeyle enflasyon artışını izah eden ekonomi yönetiminin bu kez yastık altındaki altın ve ramazan ayına gönderme yapması, çok tuhaf… Mevcut ekonomi yönetiminin üçüncü yılındayız. Bahane üretme evresini geride bıraktığımızı düşünüyorum. Bu saatten sonra her bahane kabak tadı veriyor artık” değerlendirmesini yaptı.

TCMB’yi faiz indirimleri konusunda çekingen davranmakla eleştirel Yeni Şafak, “Dünyada böyle bir faiz yok” manşetiyle özellikle emek yoğun sektörlerdeki sermaye kesimlerinin görüşlerine yer verdi. Türkiye İhracatçılar Birliği Başkanı Gültepe, “yüksek faiz-düşük kur” politikası nedeniyle özellikle emek yoğun sektörlerin son 2.5 yılda oyunun dışına itildiğini vurguladı”. Gültepe, “Yüksek faiz-düşük kur politikasından kurtulmamız lazım” görüşünü dile getirdi.

Son olarak, döviz biçimindeki kredilerin hızla artışının ya da borç dolarizasyonunun boyutları finansal istikrarı tehdit edecek düzeylere varması nedeniyle TCMB tarafından uygulanmak zorunda kalınan kısıtlamalar, dövizle borçlanan sermaye kesimlerinden tepki çekti.

Kısacası, Sabah gazetesinden Okan Müderrisoğlu’nun, “Kronik bazı meseleler etrafında patinaj yapılıyor” yorumu, bu cenahtaki hakim düşünceyi özetler niteliktedir. Müderrisoğlu, yazısının sonunda “Türkiye ekonomisi belli ezberler etrafında daha fazla döndürülmemeli” ifadesiyle Şimşek yönetimine iktidar çevrelerinden gelen eleştirileri özetlemiş oldu.

Şimşek giderse ne olur?

Tüm bu gelişmeler, Mehmet Şimşek’in görevden alınması durumunda ne olabileceği sorusunu akla getiriyor. İlk olarak, geçtiğimiz 10 yıldaki politika değişimlerine bakarsak, AKP’nin bu U-dönüşlerini yapabilecek esneklikte ve kabiliyette olduğunu vurgulayarak bu tartışmaya başlamamız gerekir. Bunu göz önüne almayan yaklaşımlar gerek süreci anlamak açısından gerekse de siyasi strateji kurmak bağlamında isabetsiz değerlendirmeler yapmaktadır. Zira 2023’te muhalefetin en büyük yanılgısı ‘Mevcut düzende herhangi bir değişlik yapamazlar’ varsayımıydı.

Bu vurguyu yaptıktan sonra yukarıdaki soruya geri dönebiliriz. Mehmet Şimşek’in değiştirilmesinin bir şok etkisi yaratacağı kesin. Zira Şimşek ortodoks ekonomi politikalarının bir garantörü olarak göreve getirildi. Gönderilmesi o politikalardan bir sapma anlamına geleceği için, Türkiye’ye yatırım yapan yabancılar, bu yatırımlarını daha yüksek bir oranda sigortalamak zorunda kalacaklardır. Yani risk primi, CDS yükselir. İkinci olarak ortaya çıkabilecek sonuç dövize olan talebin artması olabilir. Bu ise TL üzerinde ani ve sert bir değersizleşme baskısı oluşturur.

Ancak bundan sonrasını tahmin edebilmek için sürecin nasıl hazırlanacağını görmemiz gerekir. Muhtemelen olası bir görev değişikliği senaryosu, geçmişte Naci Ağbal’ın görev değişiklinden farklı olacaktır. Zira yukarıda kısaca özetlediğim etkilerin, iktidar tarafından öngörülmediğini düşünmek saflık olur. Dolayısıyla bir değişiklik olacaksa, bu ancak kapsamlı bir paket ile gerçekleşebilir.

Bu paketin içeriği de sır değil açıkçası. 2018-2023 dönemine biraz daha yakından bakınca, alınabilecek önlemler görülebilir (Bu konunun detaylarını merak eden okuyucu, Krizin Gölgesindeki En Uzun Beş Yıl (2018-2023): Türkiye’de Kriz, Siyaset ve Sermaye kitabıma bakabilir). İlk olarak, dövize olan iç talebi durduracak bir mekanizma ve ikincisi de yurt dışı sermayenin çıkışını düzenleyecek bir başka mekanizma formüle edilebilir. Eğer dövize olan talep sınırlanabilirse, enflasyondaki yeni bir artış dalgası önlenmiş olur. Enflasyon artışını sınırlı tutabilirlerse de istihdam artışı ve ekonomik canlanma görmemiz muhtemel hale gelir.

Bu politikadan, uluslararası borçlanma piyasalarına erişimi olmayan ve TL faizine muhatap olan KOBİ’ler, emek yoğun sektörlerdeki sanayiciler ve inşaat sektörü fayda sağlarken, dövizle borçlanmayı rekor seviyeye çıkaran firmalar ve büyük sermaye çevreleri olumsuz etkilenebilir.

Çelişkiler keskinleşiyor

Yukarıda özetlediğim senaryo çeşitli boyutlarıyla detaylandırılabilir ancak böyle bir senaryonun (Şimşek’in görevden alınması senaryosunun) kısa vadede hayata geçeceğini sanmıyorum. Bu durumda, yazının girişinde özetlediğim açmazlar dahilinde düşünürsek; yani istikrar programı sürecekse ve bunun sonucunda iktidar blokunun bütünlüğünü korumak ve siyasi desteği kazanmak giderek zorlaşacaksa, geriye muhalefet üzerindeki baskıyı daha da artırmak seçeneği kalıyor.

Bu tartışmalar sürerken Yeni Şafak’tan gelen “Ekonominin Kurtuluş Reçetesi” manşeti ve Mehmet Şimşek’in buna karşılık ülkeye 2013’ten bu yana görülen en güçlü yabancı sermaye ilgisinin olduğunu vurgulaması ve istikrar programına olan siyasi desteğin tam olduğunu yinelemesi, tartışmanın geldiği son aşamayı özetliyor.

Kapatırken şunu belirteyim: Şimşek programı ile iktidar çevrelerinden bu programa yöneltilen eleştiriler, iki farklı sermaye fraksiyonunun öncülüğünü yaptığı iki farklı büyüme koalisyonunun pozisyonlarını yansıtıyor. Yani birbiriyle yarışan iki sermaye programı var. Muhalefetin bunlardan birine taraf olmak ya da yedeklenmek yerine başka yollar bulması gerekiyor.

Kayıtlı istihdamda son dört aydaki toplam kaybın 574 bin olduğu bir ortamda eksik olan, bu iki sermaye fraksiyonu karşısındaki emeğin programı. 2027 seçimlerini belirleyecek olan, içinden geçmekte olduğumuz sürecin temel dinamiklerini hangi kesimin daha iyi okuduğu olacak.


© Evrensel