VE BİR GÜN ÖLÜM KAPIYI ÇALDIĞINDA...
Evet ölüm tıpkı davetsiz bir misafir gibi, bir gün ansızın hepimizin kapısını muhakkak çalacak.
Öyleyse gönül evimiz her daim derli toplu olmalı ki, gelen misafire karşı mahcup olmayalım.
Nedense, herhangi bir ortamda ölümden söz edilince herkes sūkût ediyor.
Sanki ölümün adını anmazsak gelmeyecekmiş gibi…
Sanki mezarlıklardan başımızı çevirirsek, ölüm bizi görmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.
Tabiri caizse ölümden kaçıyoruz.
“Fe eyne tezhebun” Nereye bu kaçış!
Oysa ölüm, bizim unuttuğumuz bir hakikati hiç unutmuyor.
Bir gün kapımızı çalacak.
Ne yaşımıza bakacak ne hazırlığımıza…
Ne “daha yapacak çok işim vardı” diyecek ne de “biraz daha kalayım” yakarışımızı dinleyecek.
Çünkü ölüm, ertelenmeyen tek randevumuzdur.
Ve insanın bu dünyadaki en büyük yanılgısı da şudur:
Kendisine uzun bir ömür verilmiş gibi yaşar.
Oysa bize verilen uzun bir ömür değil, ömürdür.
Kaç yıl olduğu bize söylenmemiştir.
Belki de şu an okuduğunuz bu satırların ardından.
Bir gün odamızda bıraktığımız eşyalar başkasına kalacak.
Mesajlarımız cevapsız kalacak.
Dolabımızdaki kıyafetler başkasının elinde olacak.
Kurduğumuz sofralarda bir sandalye eksik duracak.
Ve bizi sevenler, adımızı geçmiş zamanla anacak:
“Çok iyi bir insandı…”
“Keşke biraz daha kalsaydı…”
İşte insanın dünyadaki bütün telaşını susturan yer burasıdır.
Ölümden sonra en ağır kelime belki de budur.
Keşke annemi daha çok arasaydım.
Keşke babamın gönlünü daha fazla alsaydım.
Keşke çocuklarımın yüzüne bakarken telefonumu elimden........
