502'nci keçi
Önce 501’inci keçiden bahsedelim. 501’inci keçi, Doğu Karadeniz’in dağlarında, ormanlarında, yaylalarında keçi güden Cengiz Taşçı’dır. Yönetmenliğini Evrim Çervatoğlu’nun yaptığı Keçi501 belgeselinin kahramanı, konusu, herşeyi…
Keçi501 birçok uluslararası festivalde çeşitli ödüller almıştı, geçen hafta da İstanbul Film Festivali’nde en iyi görüntü yönetmeni ödülünü aldı. İşte o görüntü yönetmeni, Reşat Okan Candemir, 502’nci keçi.
Keçi501, bir iki kurgu ‘sıçraması’na (bir arkadaşım uzun versiyonunda o sıçramaların olmadığını söylemişti) ve bence gereksiz bir ‘dramatik yama’ya rağmen etkileyici bir belgesel. Evrim Çervatoğlu bu ilk işiyle kutlanmayı hak ediyor.
Okan Candemir tecrübeli bir görüntü yönetmeni, ama onun da yeni bir şey denemesi gerekmiş olmalı, çünkü keçileri ve neredeyse ‘keçileşmiş’ Cengiz’in yaşamını, bir yıllık döngüsünü layıkıyla çekebilmek için keçileşmek gerekir. Okan bu gereği yerine getirmiş. Keçilerin bile çıkmadığı yerlere keşif çıkışları yapıp çekim açıları aramış, bulmuş, sonra çekmek için aynı yerlere bir daha çıkmış.
Burada ustalık da var, ustalığın ya da ustalığa ulaşmanın gerektirdiği hamallık da. Fakat iş sadece hamallıkta değil tabii.
Evrim bu belgeseli çekmek için daha önce de bir girişimde bulunmuş ama çıkan iş, görüntüler içine sinmemiş. Okan’ı bulmuş. Evrim Fındıklı’da, Okan da komşu kasaba Arhavi’de yaşıyor. Okan hikayeyi dinlemiş Evrim’den, ilgisini çekmiş, beğenmiş. Çekilenlere bakmış, pek sıradan bulmuş. Beraber çalışmaya karar vermişler.
Okan titiz biri, işini iyi yapan herkes gibi (bu ‘herkes’ o kadar azdır ki bu ülkede). Cengiz’i izlemiş, coğrafyayı zaten biliyor ama onun izinden yine gitmiş. “Duyguyu nasıl verebilirim?” diye düşünmüş Okan.
Doğal ışık, sis üzerine alıştırmalar yapmış. Önemli ama yetmez. Nerden görmeli de nerden göstermeli seyirciye, duyguyu verebilmek için? “Kamerayı zaman zaman bir gözlemci değil, bir varlık gibi konumlandırdım. Bazı anlarda ise kamerayı bir insanın değil, bir keçinin bakışına yaklaştırmaya çalıştım. Bu yaklaşım filmin duygusal omurgasını oluşturdu. Sinematografik anlatımı tercih ettim. Hissiyatı verebilmek için hep tetikteydim. Sabit kameraya rahat ortamlarda geçtim, hep omuzda çalıştım.”
Madenlerin, dere betonlamaların, HES’lerin saldırıları, tehditleri altındaki çok güzel bir doğada geçiyor bütün hikaye, ama Okan burada çok kritik, şahane bir karar vermiş: “Doğa güzelliğine kaçmamaya çalıştım.” O kaçışın, o ucuz etkilme çabasının paçozlukla sonuçlanacağını biliyor: turizm klişeleri, pazarlama ruhu…
“Coğrafyanın zorluğunu gösterebilmeye odaklandım” diye anlatıyor Okan. Cengiz de keçiler de o zor coğrafyada yaşıyor çünkü; sadece coğrafya da değil, karı var, yağmuru var… Zaten işte bütün bu koşulları verebilmek için dört yıl sürmüş çekimler, kar bekleyerek, yağmur bekleyerek, güneş bekleyerek. “Doğanın verdiğiyle yetinmek zorundaydık. Uzun sürdü.”
Okan “Araziyle beraber Cengiz’in rotasyonunu da anlamak, bilmek, tanımak zorundaydım” diye açıklıyor. “Çevreye bakıp notlar alıyordum, bazan sesli notlar alıyordum: yeri, zamanı, koşulları anlatıyordum sonra dinleyip programımı yapayım diye.”
Çekimler süresince kamerasını üç kere değiştirmek, yenilemek zorunda kalmış Okan. Bunun getirdiği zorluklar da var: “Kameraların renklerini aynı skalada tutmaya çalıştım. Aynı değerleri versen de kameraların renkleri tutmayabiliyor. Zaten kafamdaki renk paletine uymaları için de çok çalıştım.”
Çok kısıtlı bir bütçeyle çıkarılmış bir işten bahsediyoruz. Okan tamamen kendi ekipmanlarını kullanarak kotarmış bu belgeseli. Zor koşullar başka teknik konularda da kendini göstermiş:
“Dağda kayıtları aktaracak yer yok. Piller bitiyor, arabada şarj edemiyorsun, yakın bir köye iniyorsun.”
Doğayı çekmek kolay belki, bütün zor........
