menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Karadeniz’deki Çernobil Kirliliği: 40 Yıl Sonra Açığa Çıkan Bulguların Stratejik Zamanlaması

12 0
16.11.2025

Siyasal söylemlerde giderek sıklaşan “nükleer caydırıcılık” vurgusu, İran’a yönelik saldırının ardından hız kazanan askeri yığınağın tesadüfi bir yan ürünü değil. Zira son on yılda sürekli artarak 2024’te 2,7 trilyon dolara ulaşan küresel askeri harcamalar, büyük güçlerin nükleer silahlanmada açık biçimde el yükselttiğini gösteriyor. Bu tabloya, ömrü dolan nükleer silahsızlanma anlaşmalarının yenilenmemiş olması eşlik ediyor. Rusya’nın 2023’te, üç yıl sonra sona erecek New START anlaşmasına katılımını askıya alan yasayı onaylaması (anlaşma 2026 yılının Şubat ayında nihayetleniyor) da nükleer testlere dönüş için gerekli hukuki kapıyı aralamış durumda.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2025 raporu[1] ise, dünyayı nükleer savaş ihtimalinin hissedilir biçimde yükseldiği bir döneme sürükleyen kırılmanın 2022’de Rusya’nın Ukrayna işgaliyle başladığını teyit ediyor. Bu işgalin arka planında NATO’nun Ukrayna dahil doğuya genişleme ihtimalinin Moskova’yı rahatsız eden etkisi olduğu artık sır değil. Aynı bağlamda İngiltere ve Almanya’nın Kuzey Denizi’ni ortak savunma söylemiyle konumlaması; Fransa ve İspanya’yı kapsayacak yeni askeri işbirliği arayışları ise bloklaşmanın giderek sertleştiğine işaret ediyor.

Tam da böyle bir eşikte, Türkiye dahil dünya genelinde 40 yıldır kanser ve ilişkili hastalıklar ile doğum anomalileri gözlemlenirken, sivil toplumun ısrarına rağmen resmi araştırmalardan kaçınılan Çernobil nükleer felaketinin Karadeniz’de yarattığı radyoaktif kirliliğe dair devlet kaynaklı bulgular, Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumundan basına yansıdı. Karadeniz’de Çernobil kaynaklı radyoaktif kirliliğin Akdeniz’e kıyasla daha yüksek olduğunu ortaya koyan bulguların kaynağını ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2011’den itibaren yürütülen “Denizlerde Bütünleşik Kirlilik İzleme Programı (DEN-İZ)” kapsamında, TÜBİTAK-MAM işbirliğiyle Türkiye denizlerinin tamamını kapsayan proje[2] teşkil ediyor.

Yukarıdaki gelişmeye dair dikkate değer bir nokta, bugüne dek resmi makamlarca küçümsenmiş veya görmezden gelinmiş Çernobil kirliliğe dair araştırmanın 2014’ten beri sürmesi[3] ve 2015–2023 yılları arasında kıyı sedimanlarında yapılan analizlerde yüksek düzeyde Sezyum-137 ve Stronsiyum-90 tespit edildiği belirtilmiş olmasıdır. Üstelik 2023 öncesi özet raporlarında radyoaktif kirlilik başlığı görülmediği gibi araştırma da kamuoyuna daha önce hiç yansımamıştır.

Dikkate değer bir diğer nokta da, Çernobil kirliliğine dair bulguların Türkiye’deki kamuoyuna, doğrudan basın açıklamasıyla değil, Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumu’nun 2025 yılında gerçekleştirilen dördüncüsünde, Bakanlığa bağlı mühendis personel tarafından Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) adına yapılan sunum üzerinden duyurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla bu yazıda devletin toplumsal algıyı yönlendirmek suretiyle çevresel sorumluluktan kaçışı sağlamak ve/veya gelecekte oluşabilecek nükleer kirliliği örtbas etme motivasyonu göz önüne alınarak, Türkiye’de 40 yıldır kanayan bir yara olan Çernobil kirliliği bulgularının kritik bir eşikte paylaşılmasının arkasındaki temel amaç tartışılacaktır.

Çernobil’den Gaziemir’e Devam Eden Kayıtsızlık

1986 yılında gerçekleşen Çernobil nükleer felaketi, radyasyonun dağılımı açısından en ağır etkilerin Avrupa ülkelerinde yoğunlaştığını göstermektedir: yayılan radyasyonun S’ü Avrupa’ya, 6’sı Eski Sovyetler Birliği topraklarına, %8’i Asya’ya, %2’si Afrika’ya ve %0,3’ü Amerika’ya ulaşmıştır.

Felaketin etkilerinin hükümetlerce görmezden gelinmesi veya küçümsenmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından üye ülkelerde yürütülen araştırmaların, sivil toplum çalışmalarıyla kıyaslandığında mevcut tehlikeyi düşük göstermesine yol açmıştır. Nitekim Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2011 yılında yayımlanan rapor, Çernobil’in Avrupa genelinde yaklaşık 5 bin bebek ölümüne ve 10 bin doğum anomalisine yol açtığını ortaya koymaktadır. Buna karşın Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve IAEA, felaketin başlangıcında ölü sayısını en fazla 4 bin olarak tahmin etmiştir. WHO’nun sonraki raporunda gerçek ölüm sayısı 8 bin 930 olarak verilmişken raporu inceleyen IPPNW tarafından kanser ve lösemi kaynaklı ek 10–25 bin ölüm olduğu belirtilerek bu bulguların, IAEA ve........

© Daktilo1984