Belki de O Kadar Suçlu Değiller: Sosyal Bilimlerde Tarihi Konuşturmak
Batı/Latin Avrupası ortaçağlara Müslüman ve Yahudi azınlıklarla girdi: Macaristan’da bir dönem 2 ila 15 bin civarında, Portekiz’de otuz yedi yerleşim yeri, Sicilya’da 300 bin civarında, İtalya’nın güneyinde 20-40 bin civarında, İspanya’da ise 5.6 milyon civarında Müslüman yaşıyordu. İngiltere’de bir dönem 15 bin civarında, Fransa’da 100 bin civarında, Macaristan’da yüzlerce, Portekiz’de 30 bin civarında, İtalya’nın güneyinde 150 bin civarında, İspanya’da ise 150-200 bin civarında Yahudi yaşıyordu. Batı/Latin Avrupası ortaçağlardan bu dini azınlıkları tamamen yok ederek çıktı: 1526 yılı itibariyle ise mezkur coğrafyada ne Müslüman nüfus kalmıştı, ne de Yahudi.
On altıncı yüzyılın Batı/Latin Avrupa-dışı coğrafyalarda durum tamamen farklıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda, Bağdat, İstanbul, Şam ve Selanik gibi kentlerde büyük Hristiyan ve Yahudi nüfus yaşıyordu. Öyle ki 1520’lerde İmparatorluğun nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını Hristiyanlar oluşturuyordu. Daha doğuda Hindistan’daki Babür (Mughal) İmparatorluğu’nda nüfusun yaklaşık yüzde 80’i Hindulardan, yüzde 20’si Müslümanlardan oluşuyordu. Yüzyıllar sonra, Britanya idaresi altında yapılan ilk Hindistan nüfus sayımı da bu genel tabloyu doğrulayacaktı: nüfusun yüzde 73’ü Hindu, yüzde 21,5’i Müslümandı; geri kalanı ise Budist, Jain ve Sih’ti. Rus İmparatorluğu da Osmanlı ve Babür imparatorlukları gibi çok dinli ve çok mezhepli bir imparatorluktu. 1552’de yaklaşık 400.000 nüfuslu Kazan Hanlığı Rus egemenliğine girdiğinde Tatar soyluları din değiştirmelerine gerek kalmadan Rus soyluluğuna kabul edilmişti.
Bir coğrafyada dinsel ve mezhepsel tek tipleşme, geri kalan coğrafyalarda çoğulculuk. Bu çarpıcı farkı nasıl açıklayabiliriz? Batı/Latin Avrupa’da ne oldu da Müslüman ve Yahudi azınlıklar bu coğrafyada acı bir yokoluşa maruz kaldılar.
Şener Aktürk’ün International Security’de yayınladığı makalesinin sorusu bu. Aktürk’ün cevabı kabaca şöyle: Müslüman ve Yahudi azınlıklar için Batı/Latin Avrupa’da “sonun başlangıcı” 1059’da Katolik Kilisesi’nin papa seçiminin seküler iktidarların müdahalelerinden kurtarılması ve tamamen Kardinaller Koleji’nin tekeline verilmesi. Bu adım aslında takiben olacak olanların habercisi niteliğinde: Kilisenin seküler iktidarlar karşısında özerkliğini ilan etmesi, kendi üstünlüğünü ilan etmesi, bu üstünlüğü teyid ve hayata geçirme adına seküler iktidarlara karşı kullanabileceği dini enstrümanları çeşitlendirmesi: dinden çıkarma (excommunication), dini ayinleri yasaklama (interdict), ticaret yasağı (papal embargo), kutsal savaş çagrısı (crusade), günahların affı (plenary indulgence), inanç sorgulaması/yargılaması (inquisition) gibi. Kilisenin kendi iç birliğini ve hiyerarşisini tesis etmesi, Dominikenlar ve Fransiskenlar gibi misyoner tarikatlar ile Templars ve Hospitallers gibi askeri tarikatları harekete geçirebiliyor hale gelmesi Kilise’nin gücünü daha da artıracaktı. Ancak yine de Kilise’nin gücü 1059 sonrası dönemde dalgalı bir seyir izledi, sadece bazı dönemler zirveye ulaştı, ancak erken on altıncı yüzyıla kadar hiçbir zaman önceki düzeyine geri düşmedi.
Papalığın güçlenmesi, kilisenin Yahudiler ve Müslümanlara yönelik söyleminin sertleşmesi, hatta onları insandışılaştırmasıyla paralel ilerledi. Kilise bu iki azınlığı sapkın ve tehlikeli gruplar olarak kodladı. Mesela, 1215 tarihinde toplanan IV. Lateran Konsili, Yahudi ve Müslümanların Hristiyanlardan sadece kendi mahallelerinde yaşamalarını ve giysilerinde dinlerini gösteren bir işaret taşımaları yönünde karar aldı. Takip eden dönemde Kilise’nin Yahudi ve Müslümanlara karşı duruşu daha da sertleşti, dinlerini değiştirmelerini, aksi halde güç kullanılarak sürgün, hatta katledilmelerini talep etti. Ancak Kilise’nin bunu Batı/Latin Avrupa çapında örgütleyebilecek ve hayata geçirebilecek askeri ve polis gücü yoktu. Bu yüzden seküler iktidarları, geliştirdiği dini enstrümanlarla tehdit ederek harekete geçirdi. Netice ise Batı/Latin Avrupa boyunca Yahudi ve Müslüman azınlığın tamamen tasfiyesi oldu.
Kilise’yi bu yola iten sebep aslında özünde Yahudilik ve Müslümanlık karşıtı olması değildi. Stratejikti. Nitekim kendine ait topraklarda aynı politikaları Yahudilere karşı hayata geçirmedi. Kilise’yi bu yola iten sebep seküler iktidarlarla giriştiği güç mücadelesiydi. Yahudiler ve Müslümanlar hukuki olarak serf statüsündeydiler ve bu halleriyle rakiplerinin ekonomik ve insan gücünü oluşturuyorlardı. Kilise, Müslüman ve Yahudileri hedef alarak aslında rakiplerinin güçlerini zayıflatmayı umuyordu. Yahudiler ve Müslümanlar Kilise ile seküler iktidarlar arasındaki şiddetli iktidar mücadelesinin kurbanları oldu.
Pekala seküler iktidarlar nihayetinde kendilerini zayıflatacak bu adımı neden attılar? Kilise’nin talepleri karşısında seküler iktidarların önünde dört seçenek vardı. Birincisi, papalığın taleplerini hayata geçirmek. İkincisi Kilise’ye direnmek. Üçüncüsü , yalnızca uyum göstermekle yetinmeyip, rakip seküler iktidarlardan “daha katolik” görünmek için Yahudiler ve Müslümanlara karşı sertliği bir rekabet alanına çevirmek. Dördüncüsü ise Kilise’nin taleplerini fiilen görmemezlikten gelmek.
Avrupa’nın çok yapılı ve parçalı jeopolitik ortamında seküler iktidarların büyük kısmı Kilise’nin taleplerine direnemedi. Direnenler ise Kilise’nin harekete geçirebildiği başka seküler iktidarlar tarafından tasfiye edildi. Batı/Latin Avrupa dışı bölgelerde benzer bir dinamik hiçbir zaman harekete geçmedi. İlk olarak........
