menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barış Süreçlerinde Riskler ve Fırsatlar: Çözüm Süreci Müzakereleri Üzerine Bir Değerlendirme

16 1
18.10.2025

22 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin herkesi şaşırtan çıkışının üzerinden bir yıla yakın zaman geçti. Bu süreçte Abdullah Öcalan’ın doğrudan muhatap alınması ve topluma hitap etmesine izin verilmesi, PKK’nın kendini feshettiğini ilan etmesi ve sembolik olarak silah bırakması, çatışmaların büyük ölçüde durması, ayrıca Meclis’te tüm partilerin temsil edildiği bir komisyon kurulması gibi önemli gelişmelere tanık olduk. Peki bu tür müzakere süreçleri hangi koşullarda başarıya ulaşıyor, hangi koşullarda çöküyor? İktidar ve PKK arasındaki müzakerelerin başarıyla sonuçlanması için dünyadaki örneklere kıyasla bazı avantajları olsa da, süreç ciddi riskler de barındırıyor. Bu yazıda bu faktörleri siyaset bilimi literatüründen hareketle analitik bir çerçeveye oturtup tartışacağım.

En temelde müzakerelerin ilerleyebilmesi için tarafların karşılıklı tavizler vererek ortak bir zemin bulmaları gerekir. Ancak bu yalnızca tarafların taleplerinin ve beklentilerinin makul, karşılanabilir ve karşı tarafça kabul edilebilir olması durumunda mümkündür. Taleplerin maksimalist olması veya bir tarafın temel pozisyonlarını değiştirmeye hiç yanaşmaması, süreci daha başından tıkanma noktasına getirir.

İkincisi, bu ortak zeminin korunabilmesi için hem devlet hem de silahlı örgüt tarafında sürece karşı çıkabilecek güçlü aktörlerin, yani “veto aktörlerinin”, süreci bloke etmemesi önemlidir. Veto aktörleri, masada olmasalar bile sürecin gidişatını durdurabilecek kadar etkili kişi veya gruplardır. Devlet tarafında siyasi partiler ya da güvenlik bürokrasisi, örgüt tarafında ise sertlik yanlısı kanatlar buna örnek gösterilebilir.

Yine benzer şekilde üçüncü faktör sabotaj riskidir. Anlaşma sağlandıktan sonra süreci bozmak isteyen aktörlerin harekete geçmesi çok olasıdır. Bu aktörlerin etkisizleştirilememesi, masayı dağıtabilir.

Dördüncüsü, ortak bir zemin bulunsa bile tarafların birbirlerine güven duyması gerekir. Taraflardan biri, diğerinin verdiği sözleri yerine getirmeyeceğini düşünürse süreç çöker. Siyaset biliminde bu duruma ‘’commitment problem’’ yani taahhüt sorunu denir. Kısaca karşılıklı güvensizlik, “Ben silah bırakırım ama ya sen sözünü tutmazsan?” veya “Ben yasa çıkarırım ama ya sen tekrar silaha sarılırsan?” kaygısı, müzakereleri çıkmaza sokar.

Son olarak, taraflardan biri anlaşmanın kendi siyasi geleceğine tehdit oluşturduğunu düşünürse, yani tabanından, örgüt içinden veya toplumdan güçlü bir olumsuz tepki alırsa, masadan kalkması muhtemeldir.

Şimdi bu faktörleri, Çözüm Süreci müzakereleri özelinde, müzakerelerin başarıya ulaşma ihtimalini artıran unsurlardan başlayarak tartışacağım. Sürece doğrudan veto koyacak, sabote edecek ya da ciddi bir muhalefet oluşturacak aktörlerin olmaması, müzakerelerin başarı ihtimalini ciddi ölçüde arttırıyor. Ancak buna karşın, iktidarın ve PKK’nın hem Türkiye hem Suriye’deki reformlar ve hem de birbirlerine verecekleri tavizler konusunda ortak bir nokta bulamama ihtimalleri son derece yüksek gözüküyor. Her ne kadar tarafların Türkiye’de atılacak adımlar konusunda bir ortak zemin bulmaları daha olası gözükse de, tarafların Suriye’ye dair beklentileri arasında çok büyük farklar olması ve bir uzlaşı zemini bulabilseler bile, taahhüt ve karşılıklı güven sorunlarının kolayca aşamayacaklarından dolayı müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanma ihtimalini daha yüksek bir ihtimal olarak görüyorum.

Veto Aktörleri ve Sabotaj Riski

Dünyadaki hemen hemen bütün müzakere süreçlerine dair en büyük risk sürecin önüne taş koyacak ve sabote etmek isteyen aktörlerin varlığıdır. Siyaset biliminde bunlara sırasıyla veto actors (veto aktörleri) ve spoilers (bozguncular-sabotajcılar) denir.

“Veto aktörleri”, müzakere masasında olmasalar bile sürecin başlamasını veya alınan kararların uygulanmasını engelleme gücüne sahip kişi ya da gruplardır. Devlet tarafında bu rolü kimi zaman güçlü siyasi partiler, güvenlik bürokrasisi ya da milliyetçi kamuoyu; örgüt tarafında ise sertlik yanlısı kanatlar, liderler veya sahadaki orta düzey komutanlar üstlenebilir. Benzer şekilde literatürde “spoilers” ya da sabotajcılar olarak anılan aktörler, barışın kendi çıkarlarını, ideolojilerini veya kimliklerini tehdit ettiğini düşündükleri için süreci baltalamaya çalışırlar. Bu tür aktörler bazen sahadaki ateşkesi bozarak, bazen sivillere yönelik ses getiren saldırılarla, bazen provokatif açıklamalarla, sokak çatışmaları ya da suikast girişimleriyle süreci raydan çıkarabilir. Eğer bu veto aktörleri ve sabotajcılar etkisiz hale getirilemezse, en iyi niyetli müzakereler bile kolayca çöker.

Türkiye’deki mevcut sürece baktığımızda veto aktörlerinin etkisi görece sınırlı ve süreci sabote etmeye çalışacak aktörlerin çıkması son derece düşük bir ihtimal. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli sürecin arkasında ve partileri üzerinde mutlak hâkimiyetleri var. Devletin güvenlik bürokrasisi ve yargı üzerindeki etkileri belirleyici. Bu nedenle AKP, MHP veya devlet bürokrasisi içinden sürece ciddi bir itiraz çıkması zayıf ihtimal. PKK açısından da tablo farklı değil. Hem Öcalan hem de sahadaki lider kadro sürece destek veriyor. PKK, dünyadaki diğer silahlı örgütlere göre çok daha disiplinli, tarihsel olarak büyük krizlere rağmen ciddi parçalanmalar yaşamamış, kendi içinden ciddi rakip örgütler çıkmamış bir yapı. Bu nedenle lider kadronun onay verdiği bir sürecin örgütü bölmesi zor görünüyor.

Bununla bağlantılı olarak barış süreçlerinin başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biri, silahlı ve siyasi hareketlerin ne kadar birleşik veya parçalı olduklarıdır. Siyaset bilimi literatürü, özellikle isyancı grupların birden fazla fraksiyona ve gruba bölündüğü durumlarda, müzakere süreçlerinin çok daha karmaşık ve kırılgan hâle geldiğini gösteriyor. Bu tür çatışmalarda aktörler yalnızca devlete karşı değil, birbirlerine karşı da konumlanarak silahlı mücadeleyi aynı zamanda bir iç rekabet aracı hâline getiriyorlar. Bu durum hem güven inşasını zorlaştırıyor hem de verilen taahhütlerin geçerliliğini sorgulanır kılıyor. Dünyadaki birçok isyan hareketi ve etnik hareket, bu tür parçalanmaların barış süreçlerini nasıl çıkmaza sokabildiğini gösteriyor. Örneğin, ulusal hareketinde irili ufaklı birbirinden farklı ideolojilere sahip onlarca örgüt bulunuyor ve bu örgütlerinin birbirleriyle arasındaki rekabet İsrail ve Filistinli gruplar arasındaki müzakere süreçlerini ve şiddet seviyesinde belirleyici oluyor. Süreçler sık sık sabotaja uğruyor.

Türkiye açısından bu bağlamda dikkat çekici bir istisna söz konusu. PKK, uzun süredir hem askeri hem de siyasi anlamda Türkiye'deki Kürt etnik hareketini neredeyse tamamen domine eden, disiplinli ve merkeziyetçi bir yapıya sahip. Hareketin diğer potansiyel aktörlere çok sınırlı alan tanıması ve karar alma süreçlerinde güçlü bir merkezileşmeye gitmiş olması, devletin karşısında yekpare bir muhatap bulabilmesini sağlıyor. Bu durum, taraflar arasında bir uzlaşma zemini oluştuğunda, alınan kararların tüm hareket içinde uygulanabilirliğini ciddi şekilde arttırıyor. Kısacası, PKK’nın Kürt hareketi içindeki baskın pozisyonu, Türkiye’de yürütülen barış müzakereleri için nadir görülen bir avantaj sunuyor. Yani bir anlamıyla PKK’nın bu hegemonik gücü paradoksal olarak barış için büyük bir şans.

Yine de bu noktada belirtmem gerekir ki Ekim 2024’ten beri PKK’nın lider kadrosunun kendisine yakın medyaya yaptığı açıklamalardan takip edebildiğim kadarıyla, sahadaki liderlik, sürece Öcalan ve legal Kürt hareketine kıyasla daha temkinli yaklaşıyor. Öcalan’ın PKK üzerindeki etkisi ve gücü yadsınamaz olsa da örgütün zaman zaman Öcalan’ın direktiflerini tam uygulamadığı da biliniyor. Nitekim 2019 İstanbul seçimlerinde Öcalan tarafsızlık çağrısı yaparken, PKK ve HDP tabanı İmamoğlu’na yönlendirilmişti. Bu nedenle stratejik düzeyde olmasa da PKK ve Öcalan arasında taktik farklılıkların ortaya çıkabileceğini not etmek isterim.

Müzakerelerin Tabandan ve Toplumdan Tepki Çekmesi ve........

© Birikim