menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Haluk Bilginer ve Zuhal Olcay çok iyi 'miyav' diyo

28 0
09.04.2026

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin
-Bertolt Brecht-

6 Nisan Saat 20.30’dan biraz önce. Taksiler, otobüsler MEB Şura Salonu’na adeta akın ediyor. Kapıda bir Türk kuyruğu. Bir Türk görevli, Türkçe bileti çift numaralı olan Türklerin sağ taraftan tek numaralı olan Türklerin sol taraftan gideceğini söylüyor. Ancak tam anlamıyla bir Türk kaosu yaşadığımız için Türk salonunun içinde fır dönüyoruz pek çok Türk gibi. Çünkü çift numaralı biletimizin karşılığı olan Türk koltuğu bir Türk görevlinin Türkçe belirttiği üzere sağ tarafta değildi. Nihayet yerimizi buluyoruz. Bulurken pek çok Türk ayağına ya çarpıyoruz ya da bu Türk ayaklarının üzerinden geçiyoruz. Mecburuz.

6 Nisan saat 20.30. “Bir Türk akşamı” ve bir “Türk hareketliliği” ve hatta bir “Türk çok sesliliği”. Yıllar sonra iki usta Türk sanatçıyı sahnede görecek olmanın hayali heyecanı içerisindeyiz.

KEL DİVA’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

-Burada sizi en çok rahatsız eden sözcük neydi?-

Salon kararıyor. Sahnenin sağındaki ekranda Zuhal Olcay solunda ise Haluk Bilginer’in hologramı var. İnsanda “sizi gözetliyoruz” hissi uyandırıyor.

Çağdaş bir Türk akşamı…

Ve perde Kel Diva için açılıyor. Ionesco'nun yazdığı bu oyun 1950 yılının Mayıs ayında Théâtre des Noctambules'de sahnelenmiş ilk kez ve bir anda dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra… Nazilerin postal sesinin yerini absürt tiyatronun ve postmodernizmin ayak sesleri alıyor. Ve dahası ABD, Avrupalı aydın avına çıkıyor. Oyunun yazarı, “Ben varlığa bir türlü alışamadım — dünyanın varlığına, ya da öbür şeylerin varlığına…” diye anlatıyor dünyaya, hayata ve insana bakışını.

ANTİ MİLLİYETÇİLİK EMPERYALİZME KAPI ARALADI

Bu oyundan 29 sene sonra Lyotard “büyük anlatıları” reddederek postmodernizmi tanımlayacak sonrasında ise Fukuyama “görüyorum ve artırıyorum” diyerek tarihin bittiğini ilan edecektir. Ve ayrıca hiçbir fark yoktur Borges’in gözünde Sezar’ın uğradığı ihanetle Buenos Aires gecekondusunda vaftiz evlatları tarafından saldırıya uğrayan Goşo arasında.

Ionesco, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın düştüğü buhranı bize hiç de yabancı olmayan Bay ve Bayan Smith ailesinin bir akşamlık yaşantısıyla gösteriyor. Oyun, sahnedeki her şeyin “İngiliz” olduğu belirtilerek açılıyor. Tıpkı bizim bu yazıda yaptığımız gibi. Yazar “İngiliz” sözcüğünden deyim yerindeyse gına getiriyor.

Yazara göre milliyetçilik insana gına getirmiş durumda ve belki de çağımızın vebası tıpkı diğer ideolojiler gibi.

MİYAV ORKESTRASI VE USTA ŞEFİ

Bilginer ve Olcay ustalığını konuşturuyor elbette. Yıllar sonra bir araya gelen iki usta isme Özlem Zeynep Dinsel, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Kıvanç Kılınç eşlik ediyor.
Oyunun başında Zuhal Olcay’ın “Londra dolayları”nda influencerlığa soyunması başta umutlandırıyor biz seyirciyi. “Tamam” diyoruz, yabancılaşma eleştirisi bu. Bir toplumsal buhran içerisinde çürüyen bir aile.

Sonra Bobby Watson hikâyesi, sonra saçmalamalar sonra itfaiye erinin anlattığı nezle hikâyesi. Zilin çalınması ancak kapıda kimsenin olmamasının yarattığı anlamsız tartışmalar. Birbirini unutan ve tesadüfen tanıştıklarını zanneden Martin çifti. Bozulan dil, bir hikâyenin parçalara ayrılışı, tutarsız zamanlar ve dilin ve yaşamın sadece bir oyuna dönüşmesi… Oyunun bir bölümünde Smith ve Martin çiftleri miyavlayarak şarkı söylüyor. Bayan Smith’i oynayan Zuhal Olcay tüm müzikal ustalığıyla bu orkestranın şefliğini üstleniyor.

ABSÜRT TİYATRO TOPLUMSALLIĞI REDDEDİYOR

“Oyun” kavramı oyunun kilit noktası. Absürt tiyatro toplumsal çürümeyi gösterirken insanı iradesiz bir varlık olarak ele alıyor. Çaresiz birey, ya toplumun ya doğanın ya da kaderin kurbanı. İnsanın ve dahi onun ürettiği her şeyin toplumsal olduğu yok sayılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın büyük vicdan yükünün ve getirdiği bunalımın sonuçlarından biri bu elbette. Ancak aynı dönemde mazlum milletlerin uyanışı da hiç tesadüfi değil. Tıpkı Bay ve Bayan Martin’in aynı yatakta yatması gibi. Aynı dönemde ABD’nin Avrupa’da aydın avına çıkması da tesadüfi değil.

Bir Soğuk Savaş gününde…

Oyunun sonunda Smith ailesinin yerini Martin ailesi alıyor ve tarih tıpkı Borges’in öne sürdüğü gibi tekerrür etmeye devam ediyor.

Absürt tiyatronun ve aslında genel olarak postmodernizmin sorunlarından birisi bu işte. Tarihin ilerleyişini yok saymak ve hatta tarihin bittiğini ilan edecek kadar ileri gitmek. Bireyi yalnız başına ele almak. Ortaya çıkan sonuç ise hiç de iç açıcı değil: Oyunlar ve oyuncaklar hızla tükeniyor. Tükenen haz insanı kemiriyor.

Bilginer ve Olcay başta olmak üzere bütün oyuncular çok başarılıydı. Geçişler, mizansenler kusursuza yakındı bir tek ses düzeni hariç. Sahneye yakın bir yerde olmamıza rağmen oyunun büyük bir kısmını duymakta zorluk çektik.

Şimdi dönemlim Brecht’te: Anladık iyisin ama neye yarıyor iyiliğin?

Oyunun ardından klasik Türk ayaküstü sohbeti yaparken kulak kabartıyoruz. Bir yanda oyunu tam olarak anladığını savunanlar diğer yanda anlamadığı için kendini sorumlu tutanlar var. Bir de tabii Bilginer ve Olcay’ı dünya gözüyle izleme şerefine nail olanlar.

Anlamadım diyenler ise hem sessiz hem de şaşkın. Sahi, her şeyin metalaştığı ve anlamını yitirdiği bir çağda anlamsızlığı yüzümüze vurmak mıdır doğru olan yoksa yeniden anlamı inşa etmek ve kutsal olan gerçeği kurtarmak mı karanlığın pençesinden? İşte çağımızın meselesi.


© Aydınlık