Mercimekten, çöreğe sofrada paskalya
Simon Kuper’e nazire ile söyleyebilirim ki "yemek sadece, yemek değildir". Binlerce yılın biriktirdiği bir kültürü gündelik hayatta yaşatma pratiği olarak da bakabiliriz yemeklere. Yemek kültürü üzerine düşünmek, çoğu zaman sadece masaya konan bir yiyecek değil, inançları ve bir halkın hafızasını da düşünmektir. Konu belirli günlere, adetlere ve inanışlarla içi içe girmiş ritüellere geldiğinde daha da hissedilir bir şeye dönüşür. Misafir için günler öncesinden başlayan hazırlığın eve sinen kokusu, ya da yılın belirli zamanlarında bazı malzemelerin peşine düşmek hep bu kültür aktarımını sonuçlarıdır. Dolma yapmak için kavrulan soğanın kokusu, çöreğin bütün eve yayılan rayihası evi tanıdık bir yere yuvaya çeviren büyük ayrıntılardır bence. Örneğin tam da bu haftalarda kurulacak Paskalya, yani Ermenicedeki adıyla Zadig’de, kurulan sofra sadece bir ziyafet alanı değil; baştan sona bir teoloji ve tarih okumasıdır. O masaya konan her tabak, aslında binlerce yıllık bir inancın ve ritüeller bütününün somutlaşmış halidir.
Paskalya sabahının geleneksel kahvaltısından biraz geriye, Kutsal Perşembe (Avak Hinkşapti) akşamına dönersek bu sembolizmin en net örneklerinden birini görürüz. Ermeni geleneğinde bu geceye Latsi Kişer, yani "Ağlayış Gecesi" denir. İsa Mesih'in havarileri ile son akşam yemeğini yediği ve ardından tutuklandığı o geceyi anmak için Ermeni evlerinde geleneksel olarak yeşil mercimek pişirilir. Bunun sebebi, küçük ve yuvarlak mercimek tanelerinin şekilsel olarak gözyaşı damlasına benzetilmesidir. İnanışa göre bu mercimekler, Meryem Ana’nın,........
