menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye–AB denklemini nasıl değiştirdi?

31 0
11.07.2026

Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye–AB denklemini nasıl değiştirdi?

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye-AB ilişkilerine sadece AB’deki veto güçleriyle değil, Türkiye ile sorunlarını AB sorunu haline getiren diplomasiyle de engel oluyorlar. Soldan sağa, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Güney Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, Atina’da bir iş yemeğinde görülüyor. (Foto: Philenews)

Tam da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’daki NATO Zirvesi’nin kapanış akşamında Avrupa Birliği’nin üst düzey yöneticileriyle çalışma yemeğinde bir araya gelirken, Brüksel’den gelen bir haber Ankara’nın canını sıktı. Avrupa Parlamentosu, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ağır ihlallerde bulunduğunu ileri süren ve Türk askerinin adadan çekilmesini talep eden kararı büyük çoğunlukla kabul etti. Karar hukuken bağlayıcı değildi. Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin buna sert tepki göstermesi de beklenen bir gelişmeydi. Ancak burada dikkat çekici olan kararın hukuki niteliği değil, siyasi anlamıydı. Çünkü bu oylama, Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği kurumları içinde Türkiye aleyhine yeni bir diplomatik başarı daha elde ettiğini gösteriyordu.

Türkiye-AB ilişkileri kontrollerinde

Devletler yalnızca savaş meydanlarında kaybetmezler. Bazen ekonomik krizler yüzünden güç kaybederler. Bazen de hiçbir savaş kaybetmeden, hiçbir toprağını yitirmeden, uluslararası sistem içindeki hareket alanlarını yavaş yavaş daraltırlar. Bunun nedeni çoğu zaman askerî zayıflık değildir. Sorun, değişen güç dengelerini zamanında okuyamamak, uluslararası kurumların nasıl çalıştığını kavrayamamak ve günü kurtaran politikaları uzun vadeli devlet stratejisinin yerine koymaktır. Türkiye ile AB ilişkilerinin son kırk yılına bugün biraz mesafeden baktığımda beni en çok düşündüren husus budur. Türkiye’de AB üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü hâlâ haklılık ekseninde yürütülüyor. Avrupa’nın çifte standartlarından, Yunanistan’ın Brüksel’i etkisi altına almasından, Güney Kıbrıs’ın üyelik avantajını kötüye kullanmasından söz ediyoruz. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı haksız değildir. AB özellikle Kıbrıs konusunda çözüm gerçekleşmeden Rum Yönetimi’ni tam üye kabul ederek tarafsız arabuluculuk kapasitesini büyük ölçüde zedelemiştir. Ancak yalnızca bununla yetinirsek, meselenin en önemli kısmını gözden kaçırırız. Asıl soru şudur: Atina ve Güney Kıbrıs bunu nasıl başardı?

Yunanistan Brüksel’de kazanıyor

Yunanistan ve Güney Kıbrıs, kendilerinden nüfus, ekonomi, askerî kapasite ve jeopolitik ağırlık bakımından çok daha büyük Türkiye’ye karşı AB hukukunu, kurumlarını ve karar alma mekanizmalarını nasıl kendi lehlerine çevirebildiler? Bu sorunun cevabı Atina’dan çok Brüksel’de aranmalıdır. Çünkü son kırk yılda değişen yalnızca Ege’deki veya Doğu Akdeniz’deki dengeler değildir. Asıl değişen, sorunların tartışıldığı siyasî zemindir. Bir zamanlar Ankara ile Atina arasında yürütülen Ege ihtilafları bugün büyük ölçüde Türkiye ile AB arasında ele alınmaktadır. Kıbrıs sorunu da giderek iki toplum arasındaki bir anlaşmazlık olmaktan çıkıp AB hukukunu, kurumlarını ve siyasetini doğrudan ilgilendiren bir dosya hâline gelmiştir. Yunanistan askerî dengeleri değiştirmedi. Türkiye’den daha büyük bir ekonomi kurmadı. Nüfus üstünlüğü elde etmedi. Ama oyunun oynandığı masayı değiştirdi. Diplomaside bazen en büyük başarı rakibinizi yenmek değildir. Hakemin hangi kurallarla karar vereceğini değiştirebilmektir.

Bruges’de öğrendiğim Avrupa

Bu değerlendirmeyi yalnızca akademik kaynaklara dayanarak yapmıyorum. Hayatımın önemli bir bölümü Avrupa kurumlarını içeriden tanımakla geçti. Pekin’deki diplomatik görevimin ardından Dışişleri Bakanlığı beni College of Europe’a, Bruges’e gönderdi. Amaç yalnızca akademik eğitim almam değildi; Türkiye’nin, o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu ile ilişkilerinde görev alacak yeni kuşak diplomatların Avrupa kurumlarını içeriden tanımasını sağlamaktı. Berlin Duvarı yeni yıkılmıştı. Avrupa kendisini yeniden inşa ediyordu. Sınıf arkadaşlarımın önemli bir bölümü daha sonra Avrupa Komisyonu’nda, Avrupa Parlamentosu’nda, Konsey’de, Avrupa Adalet Divanı’nda ve Avrupa Yatırım Bankası’nda üst düzey görevler üstlendi. Bugün de pek çoğuyla temasımı sürdürüyorum, Avrupa’nın nabzını içeriden tutan değerlendirmelerini yakından takip ediyorum. 1991’de yazdığım yüksek lisans tezinin başlığı “Türkiye’nin Yeni Avrupa Mimarisindeki Yeri” idi. Aradan otuz beş yıl geçti. O tezde savunduğum temel düşünce bugün de değişmedi.

Kaçırılan fırsat penceresi

1990’lı yılların başında Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat vardı. Henüz Güney Kıbrıs Avrupa Birliği üyesi değildi. Yunanistan’ın bugünkü kurumsal kaldıraçları oluşmamıştı. Avrupa genişlemeyi tarihî bir proje olarak görüyordu. Türkiye ise Avrupa’nın dışında tutulması gereken bir ülke değil, Avrupa’nın geleceğinde yeri olabilecek stratejik bir ortak olarak değerlendiriliyordu. Diplomaside bazı fırsatlar yalnızca bir kez gelir. Kaçırıldığında ise bedeli yıllarca ödenir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın başarısı yalnızca veto hakkından kaynaklanmıyordu. Asıl başarı, Avrupa Birliği’nin nasıl çalıştığını bizden daha iyi anlamış olmalarıydı. Komisyon…Parlamento…Konsey…Düşünce kuruluşları…Üniversiteler…Medya… Hepsi uzun vadeli stratejinin parçasıydı. Türkiye ise çoğu zaman kararlar alındıktan sonra tepki verdi. Onlar kararlar yazılırken masadaydı.

Atina Avrupa’yı nasıl yanına aldı?

Brüksel’de kararlar yalnızca devlet ve hükümet başkanlarının yılda birkaç kez bir araya geldiği zirvelerde alınmaz. Zirveler, çoğu zaman aylar süren hazırlık sürecinin son perdesidir. Asıl mücadele Komisyon’un uzman birimlerinde, Konsey çalışma gruplarında, Avrupa Parlamentosu raportörlerinin hazırladığı metinlerde, siyasi grup toplantılarında, hukuk servislerinde ve düşünce kuruluşlarının raporlarında başlar.........

© yetkinreport.com